YAZARLAR Zehra İpşiroğlu
12
14
16
18
05/04/2017 16:11
Tüketim toplumunun tüketiciliği

Almanya’da üniversitedeki röportaj seminerimde,  bir grup öğrencim markaları konu alan bir çalışma yapmışlardı.  Türkiyeli  göçmen  kökenli  gençlerin tüketim dünyası ve markalarla nasıl bir ilişkisi vardı, bunu çıkartabilmek için bir pilot okul seçmişlerdi. Soruşturmada ailelerin on altı, on yedi yaşlarındaki çocuklara hangi alanlarda  para  yatırımı yaptığı araştırılmıştı. Spor etkinlikleri, sinema tiyatro gibi kültürel etkinlikler, geziler,  kitap ve dergi, yabancı dil kursları, teknolojik araç ve gereçler, giyim kuşam gibi çeşitli seçeneklerin arasından   öncelikle giyim kuşama, sonra da bilgisayar, kasetçalar, cep telefonu  gibi aletlere yapılan  masraflar  diğer alanlara oranla kıyaslanamayacak kadar çoktu.  Çok az sayıda bir kesim spor ya da  yabancı dil kurslarına para yatırıyordu, kitap ve dergi almak ya da kültürel etkinliklere katılmak ise  ise bu soruşturmada sonuncu sırada geliyordu.  Özellikle babalar çocuklarına giyim kuşam için yaptıkları masrafla övünüyorlar,  Nike ayakkabısı ya da Lewis kot pantolonu, alarak  onlara büyük bir yatırım yaptıklarını sanıyorlardı.  Ayrıca hemen hemen her ailede iki televizyon vardı ve televizyonlardan biri diledikleri programları rahatlıkla izleyebilmeleri için çocukların odasındaydı.  Çocukların hangi programları izledikleri ise  çoğunlukla ailenin bilgisi dışındaydı. Bunun dışında çocukların hepsinin de ellerinde son moda cep telefonları vardı.

Röportaj grubunun bu okulda yaptığı araştırma sonucu tüyler ürpertici bir görüntü ortaya çıktı:  Marka eşya kullanmayanlar  çoğu kez  alaya alınıp dışlanıyorlardı.    Bu nedenle   son moda  marka giysiler  özellikle  göçmen kökenli  çocuklar tarafından çok  rağbetteydi. Soruşturmada “Adidas ayakkabı giyersem kendimi daha rahat duyuyorum”, “ Daracık Lewis pantolonuma herkes bayıldı”,”Bütün cep harçlığımı seksi renkli Bennetton  tişörtlere yatırıyorum” gibi görüşler  çocukların marka bağımlılığını dile getiriyordu. Gençler böylelikle  arkadaşlarına kendilerini kolaylıkla kabul ettirdiklerini  ve grup içinde itibarlarının arttığını söylüyorlardı.  Bu açıdan markanın onlar için varoluşsal bir önemi vardı.  Bu nedenle de ailelerine spor etkinliklerine katılmak ya da yabancı dil öğrenmek için değil, marka giysi kullanmak için baskı yapıyorlardı. Almanya’da bir çok okulda bu gelişme o kadar ileri gidiyor ki, bazı yörelerde marka baskısından kurtulmak için  Türkiye’de  olduğu  gibi  bir dönemde Almanya’da da kullanılan okul üniformasının  yeniden devreye sokulması   bile  tartışılıyor.

Markaların baskısı günümüz tüketim dünyasının çarpıcı bir göstergesi. Öte yandan ailelerin bilinçsizliği bu baskının giderek artmasına yol açıyor. Ailelerin büyük çoğunluğu markalara yatırdıkları parayı  çocuklarının geleceklerini planlayarak onlara  katkı sağlayabilecek başka şeylere yatırabilseler, çocuklarına ne  büyük bir  iyilik yapmış olurlar. Medyayla ilişki de  ailelerin bilinçsizliğinin başka bir örneği.   Sabah akşam televizyonun açık olduğu  bir ortamda yetişen, dahası  dilediği proğramı  izleyebilmek için kendi odasında da özel bir televizyonu olan bir çocuğu acaba nasıl bir gelecek bekliyor?

Reklamlar da tüketim dünyasının tuzu biberi. Reklamların bizlere sunduğu  konforlu yaşama,  ve şık giyimli, bakımlı güzel insanlara özeniyor, onlar gibi yaşamak istiyoruz.  Sonuç:  Giderek yoğunlaşan bir  tüketim furyası... Durmadan tüketiyoruz, marka giysiler, güzellik losyonları, şampuanlar, parfümler, tüketimin sınırı yok, ya da var, o da para. Çünkü ancak paramız olduğu sürece tüketebiliriz, , tükettiğimiz sürece de  kendimizi  daha iyi duyuyoruz, tüketmek için de daha çok para kazanıyoruz.

Yani tam bir kısır döngü….Film yönetmeni Atıf Yılmaz “Ah Belinda” adlı filimindegerçek yaşam ile reklamların yarattığı sanal yaşam arasındaki kopukluğu göstererek reklamlarla ne güzel dalga geçer.

Bir aralık İstanbul’da taksilerin üstünde  kocaman reklam maketleri vardı.  Konuştuğum taksi şöförü bu maketlerden iyi para aldıklarını anlatmıştı. Belki de geleceğin insanları  para karşılığında  bu tür maketleri kafalarında taşıyacaklar…Acaba geleceğin insanları  canlı reklamlara mı dönüşecek?

Aslında tüketim toplumunun tuzaklarına sadece orta okul ve lise öğrencileri değil,  üniversite öğrencileri de kolaylıkla düşebiliyor. Örneğin derslerini sürekli aksatan oldukça ilgisiz  bir öğrencim evine hırsız girip her şeyini çaldığı için o kadar çok üzülmüştü ki, depresyon geçirip hastalanmıştı, toparlanması hiç de kolay olmadı.  Ona nelerin çalındığını sorduğumda bana plazma  ekran televizyondan film makinasına,  DVD playerden bilgisayara, CD çalardan teype, faks ve fotokopi aletinden  video aletine kadar akla hayale gelecek bütün  aletleri saydı.  Kendisi   hem üniversite masraflarını karşılayabilmek, hem de  bütün bu aletleri alabilmek için büyük bir mağazada saat ücretiyle  satıcı olarak çalışıyordu. Çalınan aletler de yaklaşık iki yıllık bir çalışmanın ürünüydü.  Öğrencim bu aletlere sahip olabilmek için, her şeyden, üniversitedeki derslerinden bile vazgeçmişti. İşin tuhafı teknolojiye hiç de  öyle aşırı  bir merakı olmamasıydı, satın aldığı aletlerden kimini  değil denemek, paketten bile  daha çıkarmamıştı. Şimdi de boşa giden iki yılının acısını çekiyordu.

Televizyondaki  sabun köpüğü diziler (nitelikli olanları kötülerden ayırabilmek de bilinç işi)  ya da eğlence programları, facebook vb. sosyal medyanın bilinçsizce kullanılması,  internette  çetleşme, marka düşkünlüğü, gereksiz alışveriş tutkusu gibi olguları yaşamımızı tüketen  zaman hırsızları olarak görüyorum. Aslında kendimizi bunlardan korumak bizim elimizde,  saçma dizileri izlemeyiz, kendimizi anlamsız bir alışveriş furyasına kaptırmayız, internetteki  bize hiçbir şey katmayacak olan sitelerde  gezinerek boşa zaman harcamayız,  teknolojik aletlerden bizim için  sadece en önemli olanını seçip  kullanırız,  olur biter.  Ama  tüketim dünyasının baskısı öylesine yoğun ki,  bu söylediklerimi gerçekleştirmek  hiç de sanıldığı kadar  kolay değil.  Tüketim toplumunun güler yüzlü zaman hırsızları  bizleri sadece kolaylıkla kandırmakla kalmıyorlar, aynı zamanda bağımlı  da kılıyorlar. Esrar ya da sigara bağımlılığı gibi bir şey bu.  Onların bir kez etki alanına girdik mi,  bir akıntı bizi alıp  götürüyor. Sanki hipnotizma olmuş gibiyiz,  kurtulmamız kolay kolay mümkün değil. 

Teknik eşyaları çalınan öğrencim de  belki de kendi kimliğini  bütün  parasını yatırdığı  teknik aletlerle bulmuştu, bu aletlerin sayesinde arkadaşlarının arasında saygınlığı da artmıştı. Oysa bu aletleri alabilmek için harcadığı onca çabanın yarısını kendisine ayırabilseydi, örneğin derslerini düzeltebilseydi, yabancı dil öğrenebilseydi  ya da  kültür gezileri, spor, tiyatro gibi kendisi için yararlı olabilecek  başka bir şeyler yapabilseydi,   hem çok daha farklı bir konumda olacak, hem de kendisini eşyaları çalındığı için böylesine çaresiz duymayacaktı.  Sanki eşyalarla  birlikte kendi kimliği de  bir bulut gibi uçup gidivermişti. Hastalanması da yaşadığı kimlik bunalımının tipik bir göstergesiydi.

Gazetede okuduğumda inanamamıştım, ama büyük kentlerimizdeki varlıklı ailelerin çocukları lise bitirme ya da üniversiteye giriş armağanı olarak ailelerinden  kendilerine  estetik ameliyatı yaptırmaları için  para vermelerini  istiyorlarmış.  Sadece reklamların değil televizyonda estetik ameliyatlarını anlatan diziler ve programların da  bu  gelişimde büyük payı var.Böylece  beğenmediğimiz burnumuzu düzelterek, çenemizi küçülterek, göğüslerimizi dikleştirerek yüzümüzü ve bedenimizi  paramız sayesinde değiştirebiliyoruz.  Dahası katalogtan kendimize istediğimiz yüzü ya da bedeni seçebiliyoruz.   Amaç aynen reklamların bize sunduğu sanal dünyanın benzeri bir dünya yaratmak.  Evet, paramız varsa, yüzümüzü, gözümüzü, bedenimizi, ruhumuzu,  kendimizi , kısaca  her şeyimiz değiştirmemiz  mümkün…Her şey paraya bağlı.

Tüketim dünyasının sadık  uşakları olan şu  güler yüzlü, tatlı dilli  yaşam hırsızlarının zaman içinde yaşamı tüketerek  insanları  yok edebilecek bir tehlike oluşturduklarını görebiliyor musunuz? Ünlü Alman gençlik  yazarı  Michael Ende  Türkçeye de çevrilmiş olan “Momo” adlı yapıtında bankaya para yatırır gibi zamanını yatırarak zamanı yaşayan yatırıma dönüştüren kül renkli adamlarla  her anını dolu dolu yaşamak isteyen küçük kız Momo’nun savaşımını anlatır. Kül renkli adamların ne birbirlerine ne de kendilerine, ne de yaşama  ayıracak zamanları vardır. Bu nedenle de etli canlı insanlardan çok hayaletlere benzerler.  Bir dönem Almanya’da çoksatar listelerinden çıkmayan bu  nefis kitap tüketim toplumuna giderek egemen olan  yabancılaşmaya ve sevgisizliğe karşı koymaya bir çağırıdır.

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :