YAZARLAR Zehra İpşiroğlu
12
14
16
18
04/05/2017 10:10
Ötekileştirme ya da kafamızdaki duvarlar üzerine -1

Çok düşünmüşümdür, neden insanlar birbirlerini çekiştirirler ya da  birbirleri hakkında olur olmaz  olumsuz şeyler söylerler? Birini olumsuzlayarak ötekileştirdiğimiz zaman kendimizi daha mı iyi  duyuyoruz acaba?  Ben karşımdakini ne kadar aşağılayarak ötekileştirirsem kendimi o kadar yüceltmiş mi oluyorum?   Yoksa ötekileştirmenin, bize benzemeyenlere kuşkuyla yaklaşmanın  ardında   bilinçaltımızın derinliklerinde yatan  korkular mı gizli?

Yaşamın çok sesliliği ve çok renkliliği içinde bize benzemeyen ya da bizim gibi olmayan insanlarla her an her dakika karşılaşıyoruz.  Neden onları oldukları gibi kabul etmiyoruz? Onların da tıpkı bizim gibi yaşama hakkı yok mu?   Herkes benim gibi düşünseydi  duyumsasaydı ve yaşasaydı,  dünyamız çok sıkıcı olmaz mıydı? Öyleyse neden farklıklara karşı böylesine hoşgörüsüz?

Toplumda farklı kesimlerden gelen insanlar hep birbirlerini ötekileştirme eğilimindedirler.

Örneğin kadınlar bir araya geldi mi erkekleri çekiştirir, erkekler kadınlar hakkında olur olmaz şeyler konuşup kadınları aşağılarlar, yaşlılar gençlere çatar, gençler yaşlılardan yaka silker,  varlıklılar yoksulları hor görürler, yoksullar varlıklılara diş biler,  dinciler laiklere karşı çıkar,  Türkler kendilerini her nedense  herkesten üstün sanıp azınlıkları küçümser. Ve bu böyle gelmiş böyle gider.

Söylemek istediğim ötekileştirmenin ardında hep bir ideoloji, bir dünya görüşü olduğu.

Ötekileştirme bireysel ilişkilerden çok gruplaşmalarda ortaya çıkıyor. Örneğin geçenlerde uçakta  farklı katmanlardan  gelen iki genç öğrenci kadınla karşılaştım. Biri  iş kadını olacaktı, öteki ise yüksek öğrenim görmemişti ve yakında evlenecekti. Uçuşumuz boyunca birbirleriyle  sanki yıllardır  arkadaşmışlar gibi öyle güzel sohbet ettiler ki. Ama  eminim her ikisi de kendi grupları içinde olsaydı, aralarında böylesine sıcak  bir diyalog olamayacaktı.

Herkesin mutlaka  yadırgadığı, hoşnut olmadığı bir ötekisi vardır. Benim de var, örneğin ben  geleneksel ve dinsel değerleri kadın hakları ve çocuk haklarından daha önemli görenleri kolaylıkla ötekileştirebiliyorum. Çünkü benim için kadın erkek eşitliği, kadın hakları, çocuk hakları her şeyin üstünde olan evrensel değerler. Ama ben örneğin başı kapalı bir kızı ötekileştirdiğimi ayrımsadığım anda,  özeleştiri de yaparak kendimi aşmaya da çalışıyorum. O kızın geldiği ortam ve koşullar, yaşadığı baskılar,  ailesi, komşuları  çevresi  hepsi  birbirinden ayrılmaz bütünü oluşturuyor, bu nedenle de benim onu ötekileştirmeye hiçbir hakkım yok.  Böyle düşündüğüm için de üniversite hocası olarak yaşamımın hiçbir döneminde,  hiçbir zaman ayırımcılık yapmadım. Başörtülülerin içinde de  çok sevdiğim ve saydığım, gelişmeleri için elimden geldiği kadar destek olmaya çalıştığım pırıl pırıl gençler var.

Gene de çizdiğim sınırlar yok mu? Var elbette. Örneğin cüppelilerden, sarıklılardan, çarşaflılardan, bir de  askerlerden hoşlanmam.  Çünkü dinsel bağnazlığa da milliyetçiliğe de karşıyım.  Bu noktada hoşgörü sınırlarım var. Doğrusunu ötekileştirmeye temelinde ne kadar karşı olursam olayım sınırsız bir hoşgörüye de inanmıyorum. Burada benim için temel ölçüt insan hakları, kadın hakları ve çocuk hakları. Bu hakların bir takım tarikatlar ya da ideolojiler tarafından  hiçe sayıldığını gördüğüm  nokta da  benim için hoşgörünün sınırları başlıyor. Bence ötekileştirmeye ne kadar karşı olursak olalım,  sınırları çizmeyi öğrenmemiz de önemli. Yoksa her şey görece olurdu. Önemli olan hem ötekileştirme eğilimimizin bilincinde olmamız, hem de kendi  hoşgörü sınırımızı bilmemiz.

Hiç düşündünüz mü, siz sevgili okuyucularım sizin  ötekileştirdiğin insanlar kimler ve neden?

 Ya hoşgörü sınırın nerede başlıyor ve neden öyle?

Çocukluğumda  farklı toplumsal  katmandan çocukların bir arada okuduğu bir ilk okula gidiyordum. Şimdi  öyle okullar pek kalmadı, ama o dönemde ailem benim böyle bir okulda okumamı kendi ayrıcalıklı  dünyamın dışına çıkmamı amaçladığı  için  özellikle istemişti.

Öğretmenimiz çocuklar arasında  inanılmaz  bir ayırımcılık  yapıyordu.  Bu nedenle de öğrencileri üç kümeye ayırmıştı.  Birinci küme , öğretmenin sevdiği varlıklı ailelerin çocukları en ön sıralarda otururlardı. Bunlar öğretmenin gözdeleriydi, hep en iyi notları aldıkları gibi öğretmene de bir ipek eşarp, bir parfüm, bir paket çikolata gibi  armağanlar getirmeyi ihmal etmezlerdi. İkinci grup babası doktor, mühendis gibi orta sınıftan gelen çocuklar ki ben de bunların içindeydim daha arka sıralarda otururlardı.  Öğretmen bizlerle pek ilgilenmemeyi yeğ tutar, ufak tefek yaramazlıklarımızı genellikle görmezden gelirdi. .En arkalarda ise “öteki çocuklar” vardı, bunlar  genellikle yoksul kesimden gelen çocuklardı ki, sık sık azar işitirler ya da dayak yerlerdi .

Bu kümeleşme çocuklar arasında da sürüp gidiyordu. Hiçbir grup öteki gruba pek yanaşmazdı. Birbirlerinden uzak durmayı tercih ederlerdi. En arkada oturan öteki çocukların içinde iki kız Kadriye ve Sevim sınıfın en yoksul çocuklarıydı ve gecekonduda yaşıyorlardı. Üstleri başları  kirliydi ve  saçları taranmamış ve bitliydi,  yaşları da   birkaç kez sınıfta kaldıkları için bizlerden  çok daha büyüktü. Diğer çocuklar genellikle onlardan uzak dururlar ya da arkalarından dedikodu yaparlardı.  Çünkü söylentiye göre elleri de uzundu.  Onlar  bütün sınıfın “ötekileri”ydi.  Ben Kadriye ve Sevim’le  pek oynamasam da sık sık laflardım. Bir kez  sınıf sözcümüz bu yüzden beni öğretmene şikayet etmiş, öğretmenden azar işitmiştim. Annem de onlara yakın durmamı pek hoş karşılamıyor, insanın arkadaşlarını  ortak değerlere ve ilgi alanlarına göre özenle  seçmesi gerektiğini söylüyordu. Anneme içten içe hak veriyordum, örneğin annem de  sokaktan geçen bohçacı kadını eve çay içip pasta yemeye davet etmiyordu. Ama gene de Sevim’le Kadriye’nin dışlanmalarına çok üzülüyordum. Bu nedenle  onları bir gün  doğum günü partime davet edip ortalığı iyice karıştırmıştım.

Geçen yıl çıkan  Doğan yayında çıkan“Mavi Eşek” adlı anı romanımda  çocukluğumda yaşadığım bu ötekileştirmeyi  bir çocuğun muzip bakışından anlatıyorum.

Başka bir anım da gene  ötekileştirilen çocuklardan apartman görevlimizin oğlu  Hasan’la ilgiliydi.  Karayağız, toparlak bir  Kürt çocuğu olan Hasan’ı acaba rengi mi böyle yoksa hiç yıkanmıyor mu diye merak eder ve onu çok severdim.  Bahçede zaman zaman onunla top oynardım. Bir gün Hasan öğretmenin gözde kızlarından birinin  paltosunun kukuletasını çekiştirerek  kızı kızdırdığı için  öğretmenden öyle bir tokat yedi ki burnundan iyice kan geldi. Çok üzülmüş olup biteni  hemen gidip  evde anlatmıştım. O gün öğleden sonra babam okula gelip hem öğretmenle, hem de müdürle uzun uzun görüştü. Ne konuştuklarını bilmiyorum ama bir daha böyle bir olay  tekrarlamadı. Öğretmen sınıfımızın “ötekilerine” gene bağırıp çağırıyor, kimi kez saçlarını ya da kulaklarını da çekiyordu  ama artık  eskiden olduğu gibi kıyasıya vurmuyordu.

Bir keresinde de öğretmenimizin  masanın üstünde  duran parası kaybolmuştu. Öğretmenimiz de  ön sırada oturanları, yani kıdemlileri orta ve arka sırada oturanların üstlerini başlarını aramakla görevlendirilmişti. Öğretmenin sevgilisi  Figen’in benim üstümü başımı ellemesine, özellikle de ayakkabılarımın içine bakmak istemesine  tepem atıp kavga çıkardığımı, ama öğretmenin pek üstelemeyip beni koruduğunu, buna karşılık arka sırada oturanların üstlerini başlarını, çantalarını didik didik arattığını anımsıyorum. O zaman şunu anlamıştım ki karşı çıkmak sadece cesarete bağlı  bir şey değil.  Karşı çıkabilmek için gücünün olması gerekiyor. Belki de ben gene babama  güveniyordum. Ama arka sırada oturanlardan biri benim tepkimin yarısını gösterseydi büyük olasılıkla bir araba  dayak yiyecekti. Demek ki insanlar arasında belli sınıflandırmalar vardı ve  toplumun en alt katmanında olanların, yani ezilenlerin  seslerini çıkarma hakkı hiç mi hiç yoktu.  Bu olay da beni çok etkilemişti.

Karşımızdakini ötekileştirme  sadece  öğretmenimizin özel bir eğilimi  olsa, kötü bir çocukluk anısı olarak  unutulup gidecek. Ama ne yazık ki  sorun böylesine basit değil, çünkü  ötekileştirme  toplumsal bir hastalık gibi neredeyse hepimizde var, bunu iyice içselleştirmişiz.

Belki  de ötekileştirme kafamızdaki duvarların temelini oluşturuyor.

Bu benim gençliğimde de böyleydi, bugün de  ne yazık ki değişen bir şey yok….

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :