YAZARLAR Zehra İpşiroğlu
12
14
16
18
17/11/2017 19:34
Hayaller, Yapıcılık ve Para üzerine

Çocukken dedektif olmayı düşlerdim. Büyük heyecanlar ve serüvenler yaşayarak yaşamdaki çirkinlikleri, üç kağıtçılıkları ortaya çıkartacak, daha iyi, daha güzel bir dünyanın kurulmasına katkıda bulunacaktım. Yıllar sonra Alman gazeteci yazar Günter Wallraff’ın “En Altdakiler” kitabını okuduğumda bu çocukluk düşümü anımsayarak çok heyecanlanmıştım.Günther Wallraff Türk işçisi kılığına girerek bir süre maden ocaklarında çalışmış, ve göçmen işçilerin yaşadıkları içinde bulundukları insanlık dışı koşulları birinci elden yaşamış, sonra da bunları kitabında açığa çıkartarak kapitalist sisteme inanılmaz bir eleştiri getirmişti. Dedektiflikle yazarlığın iç içe girdiği çok cesur bir araştırmaydı bu. Wallraff şimdi de bu tür çalışmalarını sürdüyor. Yüzünü boyayıp Afrika’dan yeni gelmiş bir siyaha dönüşerek Almanların ırkcılığını açığa çıkartan bir araştırması yayınlandı, gizli kamarayla çekilmiş olan belgeseli de bir süre önce gösterime girdi..

Gerçi Wallraff gibi araştırmacı gazeteci yazar olmadım ama kendi yazarlık serüvenimi gene de biraz dedektifliğe benzetiyorum. İnceleme, araştırma, sorgulama, eleştirme, sorunları ortaya dökme yaşamda benimsediğim temel ilkeler oldu. İnsanın daha çocukken ya da gençken kafasında ve yüreğinde belirginleşen düşler, bir şekilde yaşamına girebiliyor.

Geleceği düşleme bağlamında başka bir anım da lise dönemime ait. Lise son sınıfta Avusturya Lisesi’ndeki Türkçe öğretmenimiz sevgili Mahmedet Şahinler bize bir yazılı anlatım konusu vermişti: Nasıl bir gelecek düşünüyorsunuz? Çocukken kağıt bebeklerimle kendime yaşadığım dünyaya alternatif daha güzel bir dünya yaratmıştım. Yazılı çalışmamda bu çocukluk fantezisinden yola çıkarak toplumun en alt katmanında olan çocuklar için kurduğum bir vakıfı anlatmıştım. Kimsesiz ya da öksüz çocuklar için deniz kenarında inanılmaz güzellikteki doğal koşullarda kalabilecekleri bir yurt ve bir okul kurmuştum imgelememde. Bu çocuklar yaşamla öğrenmenin bütünleştiği bir ortamda gezerek, eğlenerek, oynayarak öğrenim görüyorlar, sevgi ve sıcaklık dolu bir ortamda büyük bir özenle yetiştiriliyorlardı.

Yıllar sonra Aziz Nesin’in kimsesiz çocuklar için Çatalca’da kurduğu vakıfla benim bu düşümü nasıl gerçekleştirdiğini görecektim…

Evet, gerçi böyle bir vakıf kuramadım ama hep çocuklar ve gençlerle yoğun bir iç içe içinde geçti yaşamım. Üniversite yıllarımı kapsayan çok kısa öğretmenlik döneminde, üniversitedeki çalışmalarımda ve yazdığım kitaplarda hep onlar için bir şeyler yapmaya çalıştım.

En büyük düşüm ise yazar olmaktı, daha çok küçük yaşta başlamıştım yazmaya. Gerçekten de yazma, dünyayı yazarak keşfetme yaşam karşısındaki temel duruşum oldu.

Benim gençlik düşlerime ailede özellikle uzun yıllar büyük elçi olarak İngiltere’den Japonya’ya kadar çeşitli ülkelerde çalışmış olan ve ailemizin en yaşlısı olan Ferit eniştenin çok karşı çıktığını anımsıyorum. Ona göre insanlar ikiye ayrılıyordu: Paralılar ve parasızlar. Paralılar yaşamlarını diledikleri gibi biçimlendiriliyor, ama parasızlar sürünerek tam anlamıyla rezil oluyorlardı. Kadınlarınsa okuyup da bir meslek öğrenmedikleri sürece paralılara kul köle olmaktan başka bir çareleri yoktu. Böyle olduğuna göre yaşamda en önemli şey para kazanmaktı.

Ferit enişteme göre bu durumda benim için tek yol vardı, o da çok para kazanabileceğim bir mesleğimin olması. Ötesi, yazar mazar olma, sevdiğin bir şeye bağlanma, olumlu bir şeyler yapma boş laftan başka bir şey değildi. Boş laf da karın doyuramazdı.

Ferit eniştenin o dönemde gülüp geçtiğim düşüncelerinin paranın tek değer sayıldığı, “paran varsa konuş!”, “paran kadar özgürsün!” gibi söylemlerin geçerli olduğu bugünün açısından baktığımızda ne kadar gerçekçi bir yanı var!

Ama annem ve babam bana yaşamda paradan daha önemli şeyler olabileceğini öğretmişlerdi. Onlara göre para, sadece yaşamı sürdürebilmek için bir araçtı ve hiçbir zaman amaç olmamalıydı. Çocukluğumda ve gençliğimde çok parasız kaldığımız dönemler olmuştu, üstümde hep aynı giysilerle dolaşmaktan, içinden ikide birde çiviler çıkan altı lastikli bağlı spor ayakkabıları giymekten bıkıp usanmıştım. Ama Avusturya Lisesi’nde parayı rahatlıkla carcur eden moda ve eğlence düşkünü arkadaşlarıma gene de hiç özenmiyordum. Ne şık lokantalara gitmeye paramız vardı, ne de seyahat etmeye. Kitap almak için bile para biriktirmem gerekiyordu. Ama gene de mutluydum. Lise dönemimde Alman kitapevinde çıkan bir yangın sonucu zarar gören kitapların yok denecek derecede ucuza satıldıklarını öğrendiğimde dünyalar benim olmuş, kitapevinden evime cilt cilt kitaplar taşımıştım.

Gün gelip de en sevdiğim alana edebiyata ve tiyatroya yönelerek kendi yaşamımı kurduğumda da, gene parasızlıktan bunaldığım dönemlerim oldu, ama daha çok genç yaşta özel ders veriyor, edebiyat çevirileri yapıyor, tiyatro eleştirileri yazıyor, kısaca sevdiğim işlerle iyi kötü para kazanmaya çalışıyordum. İlk para kazandığımda da çocukluğumdaki kıtlığın acısını çıkarırcasına bütün paramı yün örme kazaklara ve renk renk tişörtlere yatırdığımı anımsıyorum. Bugün bile her tür moda anlayışına uzak düşen kendine özgü bir kazak ve tişört fobim vardır, hoşuma çok giden bir yün kazak ya da ilginç bir tişört görürsem dayanamaz hemen alırım.

Gene de yaşamımda aldığım önemli kararlarda da parayı hiçbir zaman ölçüt olarak almadım. Yaşayabilecek kadar kazanmam benim için yetiyor da artıyordu bile… Ama belki de çok param olsaydı, ben de gerçekten kimsesiz çocuklar için bir vakıf kurabilirdim ya da ne bileyim anlamlı bir şeyler yapabilirdim. Hayallerin sınırı yok ki!

Geçenlerde bana çok büyük bir otomobil kiralama kuruluşunun sahibi kitaplarımdan ne kadar para kazandığımı sordu. Yanıtım onu öylesine düş kırıklığına uğratmıştı ki şaşırıp kaldı. Yazarlıkta para yoksa, neden kendimi boşuna harcıyordum? Elimden geldiğince anlatmaya çalıştım, dünyayı yazarak keşfetmenin güzelliğini, insanlarla bir şeyler paylaşmanın mutluluğunu, özellikle gençlere yönelik bir şeyler yapmanın heyecanını, kısaca yapıcılığı... Şaşkınlıkla dinliyordu söylediklerimi, ama yüzünden hiçbir şeyi anlamadığını anladım, kimbilir belki de içinden benim delinin teki olduğumu düşünüyordu, bilemiyorum. Bugün para öylesine mutlak bir değer ki modern dünyanın maddiyatçılığına karşı çıkarak manevi değerleri ve gelenekleri savunan İslamcı kesim de çifte standart bir anlayışla parayı tanrılaştırıyor. Hiç unutmuyorum bir TV programında zengin işadamları için çalışan bir iç mimar İslamcı kesimden tanınmış bir iş adamının evinin salonunu döşemesi için kendisine üç yüzbin avroluk bir avans verdiğini anlatmıştı. Mimardan beklenilen göz kamaştırıcı bir tasarım yapmasıydı. Öyle ki bu yaldızlı, sedefli, kristalli salona adımını atan buranın nasıl bir servete mal olduğunu hemen anlamalıydı.

Kendi yaşamıma baktığımda düşünüyorum da, geleceğe yönelik bütün çocukluk ve gençlik düşlerimin temeli yapıcılığa dayanıyordu. Yapıcılık öyle bir şey ki, hiç bir hesap kitap istemiyor, hiç bir çıkara dayanmıyor, sadece yaşam karşısında temel bir duruş, bir dünya görüşü. Ama gerçekleşmesi belli bir etkinliği ve çabayı, dahası riske girme cesaretini de koşulluyor. Bu çabayı da herkes kendi olanakları çerçevesinde gösterebilir, daha somut bir deyişle yapıcılığı herkes öğrenebilir. Yapıcılık tohum açarak yeşermeye başladığı anda, başkalarını da etkileyerek giderek büyüyor, çoğalıyor. Bu açıdan da yapıcılığın da tıpkı yıkıcılık gibi çok hızlı yaygınlaşan bir gizilgücü var.

Dr.Türkan Saylan’ın yaşamından yola çıkarak sınırsız yapıcılığını anlattığım “Yapıcılığın Gücü” adlı kitabımda Saylan insanların kendisine sık sık şaşkınlıkla “İyi ama bütün bunları niye yapıyorsunuz? Çıkarınız nedir?” diye sorduklarını anlatmıştı. Şu bir gerçek ki, yapıcılık hiç bir maddi çıkara dayanmıyor. Ama çok önemli bir getirisi var, o da mutluluk...Mutlu olmayı da kim istemez? Ama bu mutluluk , mutluluk satıcılarının, yani tüketim ve eğlence kültürünün sunduğu sanal mutluluktan çok farklı.

Bende de çocuklarımıza ve kendimize mutluluğu bulabileceğimiz bir yaşam alanını nasıl yaratabiliriz hayalinin tohumlarının daha çocukluğumda atıldığını söyleyebilirim. Yıllar içinde bir ağaç gibi dallandı, budandı, yeşerdi, başka fidanların çıkmasına yol açtı ve önceki mektuplardan birinde de değindiğim gibi küçük bir bahçeye dönüştü.

Zaman içinde bahçeleri benim şu küçük bahçemle kıyaslanamayacak derecede renkli , büyük ve göz kamaştırıcı güzellikte bahçeleri olan olağanüstü insanlarla tanıştım, büyük bir sevgi ve hayranlıkla izledim onları. Ve onlardan hep bir şeyler öğrendim, öğrenmeye çalıştım ve öğreniyorum. Bazıları dünyamızı çoktan terk edip gittiler, ama attıkları tohumlar öylesine derin ki bahçeleri her güz döneminde yeni çiçekler açarak günden güne yeşeriyor.

Geçenlerde bir okula yazar olarak çağırıldığımda, çocuklardan biri bana “Sizin öncüleriniz, yani kendinize örnek olarak aldığınız insanlar var mı, varsa bunlar kimler?” diye sormuştu.

Bu soruyu yanıtlarken, bazı adlar hemen dilimin ucunda olduğu halde, bana örnek olan insanlar şunlardır diye kesin bir yanıt vermekten özellikle kaçındım. Çünkü bizler insanları efsaneleştirmeye ve mitler ve idoller yaratmaya çok meraklıyız. Heykeller yaparız, sokak adları veririz, söylenceler yaratırız. Ama hayran olduğumuz insanları idolleştirdikçe de onların bizim içimize attıkları yapıcılık tohumlarını da kurutuverdiğimizi ayrımsamayız bile.. Çünkü onları ne kadar efsaneleştirerek büyütürsek, kendimizi de devler diyarında cüceler örneği bir o kadar küçültmüş oluruz. Oysa onlar dev değil insandır, tıpkı bizler gibi.Aramızdaki tek fark onların kendi gizilgüçlerini en iyi biçimde kullanmış olmalarıdır. Biz de bunu başarabiliriz.

Demek ki önemli olan tek tek kişiler değil ( onları yüreğimizde her zaman sevgiyle anmayı sürdürelim), hayran olduğumuz bu insanların yaşamları boyunca yaydıkları, işin tuhafı aramızdan ayrıldıktan sonra da hala yaymayı sürdürdükleri olumlu enerji ve yapıcılık. Bu enerjinin gücünü duyumsayan herkes yaşamı bir yerinden yakalayıp, kendi olanakları doğrultusunda bir şeyler yapabilir; kendi bahçesini ayrık otlarından özenle temizleyerek yeşertebilir…

 
Önceki Yazılar :

  Yorumlar

1 Duygu Şengül 08/12/2017 10:22 duyusengul77@gmail.com
Çok güzel bir yazı olmuş Zehra Hanım. Naçizane tebrik ediyorum. Samimiyetiniz ve doğallığınız okuyucuya geçiyor hemen. Ben de Güncel Kadın’da yazıyorum.

Yazın hayatınızdaki başarılarınız daim olsun.

Duygu ŞENGÜL

www.bestfuturedanismanlik.com

Kurucu Yönetici

««    «      Sonraki »    »»

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :