YAZARLAR Semah Tuğsel
12
14
16
18
25/04/2018 06:26
“Trenleri taşlamak”

Hep bir defterim olmuştur çantamda, tabi bir de kalemim.

Senelerce biriktirdiği defterlerim kütüphanemin bir rafını kapladı. Arkadaş oldular bana, tüm yalnız gecen anlarımda. Neşemi, hüznümü, düşündüklerimi, okuduklarımdan derlediklerimi paylaştım onlarla.

Yeniden dönüp okuduğumda yazdıklarımı o ana dönüp, havanın nasıl koktuğu, yazdığım yer, canlanır gözümde, sinema şeridi gibi akar gider görüntüler. Duygular o anki kadar taze olmasa da anımsatır kendini yüreğimin bir ucundan.

Ortaokulda Türkçe öğretmenim Şefik Can. Bana şiiri sevdiren. Bu günden baktığımda birikimli bir eğitmen ve edebiyatçı olduğunu daha iyi anlıyorum.

Bu günden baktığımda, Melih Cevdet’i Sabahattin Kudret Aksal’ı da daha iyi anlıyorum.

Çocuk yaşlarımın pembe düşlerinde anlama şansım yoktu ki bu yaşanmışlıkları bu birikimleri. Onlar sadece benim öğretmenlerimdi. Anlamak için, sadece onların yaşına ve biraz da onların birikimine yaklaşmak gerekiyormuş, hepsi bu.

O gün farkında olmadığım izler var onlardan hayatımda, bana sessizce yön veren.

Şefik Can hocam; bize şiirler yazdırırdı. Şiirlerdeki metaforları anlamamız için tartışırdı bizimle. Ne düşündüğümüzü de yazmamızı isterdi.

 Bir de “bir akıl defteriniz olmalı ”derdi. O deftere şiirler yazın, düşündüklerinizi yazın, anılarınızı yazın derdi. Sonuçta bizi hayatımızın sonuna kadar terk etmeyecek bir arkadaşla tanıştırdı.

O günden sonra hep bir defterim oldu çantamda, anlarımı, anılarımı, okuduklarımın düşündürdüklerini, alıntıları topladığım.

Geçen gece defterlerimi karıştırdım.

En çok gurbet yıllarımın arkadaşı, sırdaşı olmuşlar.

Bu gün buraya iki satır yazabiliyorsam; defterlerim ve mektuplarımın sayesindedir. 16 sene boyunca; anneme, sevdiklerime sayısız mektup yazdım.

Yazım, sözlü özlemimdi, beyaz gecelerin kahvelerinde.

Kuzeyin beyaz geceleri, kar kokusu, makinada süzülen kahvenin kokusu, yalnızlık, boynunu kanadına saklayıp ısınan kuğuların sessiz duruşu, memleket özlemi.

 Ama en güçlü duygu da umutmuş geleceğe, yaşayamadıklarıma.

O zamanlarda daha iyi anladım Nazım’ı.

“bir gemi geçer Varna önünden” “telefon simsiyah kapandı”…dizelerini.

Çok az paran vardır. Sevdiğini ararsın ki o hep annemdi. Telefon açılır, annenin sesiyle bir imaj oluşur göz bebeğinde.

Para, yavaş yavaş tükenir, bittiğindeyse simsiyah bir “la” sesidir o.

Ya da “burnumun direği sızladı” değimi, çok sık kullanılır dilimizde. Özlem ifadesidir. Ama nasıl yaşanır. Öylesine de kullanılır.

Vedat Türkali’nin şiirinin bestesi “bekle bizi İstanbul” u, hiçbir zaman sonuna kadar dinleyememek…

Ya da bir Türk filmindeki İstanbul manzarası…

Bir sızı gelir burun kemiğinden, sızının gücüyle yaş dolar gözüne ama bir türlü akmaz. Ağlamaktan farklı bir durumdur bu.

İşte böyle bir şey.

Sözcüklerin anlamı ancak yaşayarak anlaşılabiliyor.

Defterlerim…

“Bir an ne kadar sahiciyse, hayatın bir yerinde mutlaka bir karşılığı vardır” yazmışım. Sahici anlarıma bu günden dokunmak için gittim yazdıklarıma, şiirlerime.

Gurbet yıllarıma, İstanbul’a, âşık olduğum şehre döndüğüm yıllara.

24 Ocak 1995

Bir yaş daha büyüdüm. İsveç’in en güzel günlerinden biri. Her yer bembeyaz. Hediye gibi bana. Özleyeceğim bir gün buraları. Göremeyeceğim. O zaman aklıma iyice çizerim. Biraz sonra annemle buluşacağım. Bu gün annemin en güzel hediyesi, buz takozlarımı cebime koymayı unutmuş. Okul yolunda hayati tehlike atlattım. Canım anam, seni en güzel ve rahat yaşatmak en büyük amacım.

27 Ocak 1995

Cumartesi… Gri, karlı ve soğuk. Renkler, hiç benim görmediğim, hissetmediğim gibi. Her şeye heyecan ve mutluluğun buğulu camından bakıyorum. Yüreğim kapana kısılmış bir güvercin türküsü, dünyanın neresinde durduğunu unutmuş. Geçmişin çilesi, yaşanmışlıkları, an an mutlulukları, içimdeki sevgi yumağının saçlarımdaki iz düşümü. İsveç’imin pırıl pırıl karı kadar beyaz.

1992 yılında Fransa’dan İsveç’e dönüşüm… Kâbuslar… Bitti bütün kâbuslar. Hayat, bana hiçbir kötülüğün karşılıksız kalmayacağını gösterdi. Kimseye beddua etmem, etmeyeceğim de ve hiçbir zaman yüreğimdeki o çocuğu öldürmeyeceğim ki onu çok kötü durumlarda bile korumayı bildim.

Bütün yaşadıklarımı kendim seçtim ve bedelini de ödedim. On beş sene yaşadım o çocukla. Belki gelişmemişti çocuk, olgunlaşmamıştı. Çocuktu işte. Kimine göre bir aptallık, kimine göre salaklıktı. Ama ben o çocuğu çok sevdim.

 On beş sene önce, puslu bir Aralık sabahı terk ettiğim İstanbul’uma döndüğümde; biliyorum ki ne o benim terk ettiğim gibi ne de ben, Fatih Şehir Tiyatrosu yolun sağından bana “hoş geldin “diyecek. Giderken ona daha güçlü döneceğime söz vermiştim. Sözümü tuttum diyeceğim. Gözlerimden yaşlar boşanmıştı tiyatromun önünden geçerken hava alanı otobüsüyle. Annemin kahverengi ekose paltosuyla eli göğsünde, alanın o büyük camlarındaki silueti on beş senedir gözümün önünde.

Evden kırmızı valizimle çıkarken teyzem bulaşık yıkıyordu. Gözyaşlarını göstermemek için dönmedi. Sadece “akşam kaçta geleceksin, geç kalma emi” dedi.

Canım Şükranım, anne yarım, geç kaldım sana, hem de çok…     

2 Şubat 1995

“çizmek, çizmek, çizmek”

Dünyada var olan her şey; insan elinden çıkan ya da çıkmayan en küçük detay bile resmetmeye değer. Mesele nesnelere bakmayı bilebilmekte. Renkleri temiz ve bilinçli kullanmak, objelerin gölge değerlerini tespit etmek, kompozisyon, arka fon ve resimdeki hareket.

5 Ocak 1996

İsveç beyaz gelinliğini giydi. Dünyada en çok sevdiğim insanla beraberim, annemle. Tek eksiğim Türkiye. Türkiye; şu anda “sol” sesiyle başlayan bir müzik, çok uzaklardan gelen. Kabuk bağlamış acılar, hasret, kavga ve umut.

Sanki bir gitsem toprağıma her şeye yeniden başlayacağım. Yeniden yirmi iki yaşıma döneceğim. Bunun mümkün olmadığını biliyorum.

Yalan söylemeyen bir tek aynalar kaldı.

18 Ocak 1996

Tanrım ne güzel bir şey geleceği düşünebilmek, planlar yapabilmek. Hayata güvenle bakabilmek. Tam on altı sene sonra Türkiye. Hani “dile kolay” diye bir laf vardır, işte tam da o. Ne yazık ki Şükranım bekleyemedi beni. Yaşlı yüreği dayanamadı. Özlemim gözlerinde gitti. Ben yaşadıkça yüreğimin en korunaklı yerinde benimle olacak.

28 Ocak 1996

Sabah Stockholm, akşam İstanbul.

9.15 evden hareket

12.15 uçak kalkıyor.

31 Ocak 1996

Sevgili günlük.

Epeydir yazamıyorum sana, yaşadıklarımı. Daha doğrusu neyi nasıl yazacağımı bilemiyorum. Yaşadığım şokları, hayal kırıklıklarını, sevinçleri nasıl kelimelere dökeceğim. Sonuç olarak Türkiye deki mücadeleme yalnız başlayacağım. Sıfırdan.

28 Ocak 1998

Yağmur iğne gibi çiziyor yüzümü. Yarın bayram, dört gün önce doğum günümdü. Bu gün havada benim kokum var. Bütün renklerin üzerinden gri bir boya geçmiş gibi. Ağaçlar siyah çıplak. Buruşuk yatağında terkedilmiş bir kadın gibi deniz. Saçlarında martı çığlıkları.

Bir roman kadın, boşuna sevgililer arıyor kırmızı karanfilleri için.

Kışın sahilde beni en çok etkileyen şey kumsaldaki sandallardır. Hüzün verirler. Yazın, parlak renkleriyle neşeli yüzleri gitmiş,  dökülmüş boyalarıyla boynu bükük dururlar çakılların üstünde. Bazıları özenle örtülmüş, bazılarıysa belli ki gözden çıkartılmış.

Dedim ya, havada benim kokum var. Yüreğim yumruk gibi solumda. Bütün her şeyi arkamda bırakmışçasına bakıyorum denize. Deniz; durgun ama her an patlamaya hazır bir enerji.

En güzel resmi böyle havalarda yaparım, bu havalarda severim şiir okumasını. Ulaşılamamış, yitirilmiş sevgilerin acısını en çok bu havalarda duyarım.

En çok bu havalara düşünürüm her şeye rağmen hayatı getirdiği gibi yaşamanın gerektiğini. Ve tabi en çok bu havalarda canım konyak ister.

İçimdeki çocuğun çığlıklarını duyarım. Ben varım, buradayım, seni terk etmedim diyen.

Tuhaf, sıcak bir mutluluk yayılır bedenime. Karşılık bulamadığım ya da karşılık veremediğim dokunuşların acısı kaybolur, griye karışır gözümün önünde.

Beni henüz terk etmemiş çocuğun elini tutarım, yolculuğa devam etmenin coşkusuyla.

Tam yirmi sene önce yazmışım bu yazıyı. Burada paylaşmadığın daha onlarcası var. Şiirler var. Belki bir başka yazımın konusu olur.

Hep dönüp dolaşıp o elini tuttuğum çocuk geliyor karşıma.

 Bu gün bakıyorum yine karşımda oturuyor. Elini vermeye hazır. Bu gün ona diyorum ki “sana bu güne kadar söylemediğim bir şey söyleyeceğim”. “ ne” diye soruyor.

“gel seninle hiç yapmadığımız bir şey yapalım, trenleri taşlayalım var mısın?”

“ belki birini durdurma şansımız olur, sonra biner gideriz”

“tamam” diyor. Onu hep koruyacağımdan emin.

Seviniyor.

                                                                                              

 

 

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :