YAZARLAR Semah Tuğsel
12
14
16
18
06/02/2018 23:42
“Oyunculuk öğretilmez”

Bu güne kadar mesleğimde biriktirdiklerimi bir kitap haline getirmek için uzun bir süredir çalışıyorum. Sanıyorum bir iki aya kadar da tamamlamış olurum kitabı. Bu gün, kitaba yazdığım önsözü paylaşmak istedim sizlerle. Umarım, bu aşk gibi mesleğe gönül veren gençlere bir ışıklı adım olabilir.

Önsöz

Merhaba.

Bu kitabın ilk sayfasını açan sen, her kimsen… İster bir oyuncu adayı, ister oyunculuğa heveskâr, ister mühendis, ister doktor, ister ev hanımı… En önemlisi bu mesleği merak eden sen, merhaba…

Ben; Semah Tuğsel. Yaklaşık kırk senedir bu meslekte “öğrenciyim”. Öğrenciliğim hala devam etmekte.

Son altı senedir, deneyimlerimi daha doğrusu biriktirdiklerimi oyuncu adaylarıyla paylaşmaya çalışıyorum.

 Oyunculuktan sonra en keyif aldığım iş bu… Aynı zamanda da öğrenmeye devam ediyorum.

Sahnede olmayı meslek edinmeye kararlı her aday benim kahramanım.

Yaşadığımız coğrafyada gönlünü Tiyatroya, oyunculuğa kaptırmış her genç bir kahramandır.

 Yürek, cesaret ve özveri gerektiriyor bu yol ve bizim geçtiğimiz yollara oranla iki kat mücadele. Üzgünüm…

Seçtikleri bu zorlu yollarına biraz ışık olabilirsem ne mutlu bana.

“söz uçar, yazı kalır” dedim… Tüm deneyimlerimi, okuduğum, pratikte gördüğüm, kendimce yorumladığım tüm biriktirdiklerimi yazmaya karar verdim.

Ben bir oyuncuyum.

 Daha doğru bir değimle oyunculuğu meslek olarak seçenlerdenim.

 Olmuş bir kere, aslında bir kere bile olması yeterli. Muhsin Ertuğrul; “yapamayabiliyorsan yapma” demiş ya, işte öyle.

 Her ilk oyun öncesi düşünürüm “niye bu mesleği seçtim” diye. İnsanın kendine bu kadar eziyet ettiği başka bir meslek var mı acaba bu dünyada der, kaçmak isterim…

 Bir gün kaçacağım mutlaka… Bakalım…

Bizler şanslıydık öğrenciyken.

 Televizyon tek kanallıydı. Sinemalar vardı ve iyi filimler, ayda en fazla on kitap çıkardı. Tiyatro, film ve kitap konuşurduk.

 Melih Cevdet Anday Cumhuriyet gazetesinde de yazardı her gün. Hocamızdı(fonetik diksiyon-Mitoloji), Sabahattin Kudret Aksal(Psikoloji), Çetin İpekkaya(sahne),  İncila Yar(dekor kostüm), Seyit Mısırlı(eskrim)ve de hocaların hocası Yıldız Kenter.

Her gün, her saat tiyatroydu o yıllarda.

 Şanslıydık. “dizi oyunculuğu” diye bir kavram oluşmamıştı, ayrıca bu gün bile anlamış değilim bu kavramın neyi kapsadığını. Benim bildiğim sadece bir tek “oyunculuk” vardır. Sanırım bu kavram biraz  “kısa yol” gibi bir şey… Neyse,  konu biraz can sıkıcı benim için, bu yüzden geçelim.

Gelelim kitabın adına.

Niye “ oyunculuk öğretilmez”?

Eğer “oyunculuk” öğretilebilen bir meslek olsaydı, yani fizik, kimya, matematik vb. genel geçer formülleri olsaydı, o zaman her rolün tek bir biçimde oynanması gerekirdi. Müziğe, operaya, baleye baktığımızda sanki bu tezi çürütür gibi görünür, ama tam tersi, şiddetle onaylar. Müzik; notalar aynı olsa da çalanın yani sanatçının yorumu değişir. Kuğu gölü balesinde kuğunun koreografisi aynı olsa da o rolü oynayan balerinle anılır. Operada da bu kural değişmez.

Balede hareketler ve pozisyonlar bellidir. Teknik, esneklik, denge, bunların hepsi öğretilir. Sıra dans etmeye gelince, orada öğretilemeyen bir şeyler vardır.

Müzik ve Operada da aynı.

 Notalar, ses teknikleri çalgı aleti teknikleri hepsi öğretilir. Sıra bir müzik aletini çalmaya ya da şarkı söylemeye gelince, orada da öğretilemeyen bir şeyler vardır; sadece kişiye özel.

Her sanat dalında öğretilebilir olan sadece o sanata ait tekniklerdir. Öğrendiği teknikle onu bir sanat haline getiren kişilerdir. Sanatçılardır.

Kısacası; bu sanatların hiç biri öğretilmez.

Eğitmenler sadece yol gösterirler. Bundan sonrası; yetenek, çalışma ve her ne diyorsak, ona kalmış bir süreçtir.

Tiyatro öyle bir sanat dalıdır ki içinde sınırsız disiplinler barındırır. Müzik, dans, heykel, resim, psikoloji, politika,  sosyoloji kısacası insanı ilgilendiren her şey…

 Yalnızca iki olmazsa olmazı vardır. Oyucu ve seyirci.

 Şimdi bizim işimiz “oyuncu”, yani “oyuncu İnsan”…

“OYUNCU İNSAN”

Bu başlık sizi güldürebilir… İstediğiniz kadar gülebilirsiniz.

Oyun; hayatın kendisinde vardır.

Oyunu kimin oynadığı, onun oyun olma gerçekliğini değiştirmez.

 Çocuk, hayvan, yetişkin insan, doğa…

 Bulutların; yağmur, kar ve dolu yağdırmaları, rüzgârın fırtınaları, denizdeki dalgaları yaratması, güneşin, ayın met-cezirleri… Yer kabuğu hareketleri, depremler. Hepsi başlayıp biten birer “oyun” değil mi?

Doğum; bir oyunun başlangıcı değil mi?

Ölüm de sonu?

Oyunun, oyun olabilmesi için başlayıp bitmesi yeterli değil mi?

Ve de insan tüm varlığıyla,  başlayıp bitenin tam ortasında değil mi?

İlk oyuncu “şaman” nın büyük oyunu, doğayla dans değil midir? Doğayla bir olup, göğün dokuzuncu katına ulaşma isteği; insanoğlunun üstesinden gelemediği sorularına bir yanıt arama mücadelesinin içinde oynanan oyun değil midir?

İnsanın,  doğanın bir parçası olduğunun kuşku götürmediği, dünyanın ilk yüzyıllarında “ şaman” toplumun önüne geçmiş, kutsanmış bir “oyuncu ”dur.

Şaman; anne karnından doğduğu gibi alır nefesini, hayal gücü kirlenmemiştir. İnandığı atmosferi çok kolay yaratabilir. Neyi görmek istiyorsa onu görür ve de gösterir.

Gelecek yüzyıllar; artık insanın doğadan kopma süreci.

Tabular, kurallar, kanunlar. Tabi ki tümüyle yararsız değiller ama insan beyninde ve vücudunda yeniden hatırlatılmaya, onarılmaya ihtiyaç duyulan birçok eksikliğe neden olmuştur. Bizlerin bunları tekrardan vücudumuza hatırlatmamız hatta üstüne çalışmamız gerekiyor(ses ve nefes çalışmalarında bu konuya değineceğim)

Güngör Dilmenin “ Bağdat Hatun” oyununda “Kam” karakterini çalışırken Şamanizm’le ilgili tüm kitapları okudum… ritüellerini araştırmak için. Sonunda gördüm ki tek bir ritüel yok, yani her Şamanın ritüeli kendine ait. Hele “kara kam” ritüeline hiç rastlamadım.

 O zaman ben de kendi ritüelimi yarattım…

İnsanın bir başka benzeri olmadığı gibi, oyuncunun da oynadığı oyunun da bir benzeri yoktur.

Sonuç olarak; benim tek amacım ve çabam; Oyunculuğu merak eden ya da bunu meslek olarak seçmek isteyenlere dokunabilmek,  bu zorlu yolculuklarında küçük bir ışık olabilmek. Eğer bunu başarabilirsem ne mutlu bana…

Kuşkusuz burada yazdıklarım ve yazacak olduklarımı ilk ben düşünmedim, ilk ben yazmadım. Okuduklarımdan, deneyimlerimden arda kalanları derledim topladım biraz da başka türlü söyledim.

Hepsi bu…

Fark ettikçe, çalıştıkça zorlaşan bir serüvendesiniz. Tecrübeyle kolaylaşmayacak bu durum. Daha da zorlaşacak. Ben önceden söyleyeyim de...

Stella Adler’in de dediği gibi “parmak izimiz gibi farklıyız ve özeliz. Bir taneyiz ve de değerliyiz”.

 Bu yola girerken size yardım edecek ilk ön bilgi özel ve kıymetli olduğunuzun farkında varmak olacaktır.

İyi, kötü, beğenmediğiniz ya da beğendiğiniz her duygunuzun, saplantılarınızın sizin öz malzemeniz olduğunu unutmayın.

 Kötü ve çirkin bulduğunuz özelliklerinizi, yargılamadan fark etmeye çalışın bir gün mutlaka işinize yarar.

Oyunculuk yolculuğunda önünüze birçok kavram çıkacaktır. Her sanat dalında olduğu gibi Tiyatro, oyunculuk, yönetmenlik teorileri bir kavramlar toplamıdır.

 Olabildiğince bu kavramların sizdeki karşılıklarını bulmaya çalışın, altlarını doldurun, sizin yapın.

Yanlış yapmaktan korkmayın.

 Yanlış yapmak sizin en büyük özgürlüğünüzdür.

 Doğru prova yapmanın tek yolu, yanlış yapma özgürlüğüdür.

Malzemeniz yalnız kendinizsiniz…

Aklınız, duygularınız, bilginiz, algılarınız, sesiniz, kulağınız, dünyaya bakışınız, parmak uçlarınız ve size ait her şey. Oyuncu insan duyguları, algıları ve biriktirdikleriyle yeniden ilişki kurar. Kaçınılmaz bir çatışma ve hesaplaşma oluşur içte bir yerlerde.

Mükemmel bir insan olunamayacağı gerçeğine meydan okumak ister adeta oyuncu.

Oyuncu için her rol bir çeşit hesaplaşmadır.

Macit Koper in dediği gibi “oyuncu her rolde kendini öldürüp, tekrar doğurur”.

Hayal kurmaktan asla vazgeçmeyin!

Sayısız hayaletlerim oldu. Ben onları gerçek yaptım…

“ Kanınıza kadar yara alacağınız bir alan seçtiniz.  Ama acı yüzünden geri çekilmek ölüm demektir”

Stella Adler

İyi okumalar…

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :