Hint Okyanus’undaki Cennet-4

19 Nisan 2017 Çarşamba 11:00
12
14
16
18

ADA

GÖZLE GÖRÜNMEYEN

Enerji Akışı

Yine sağanak başladı.  Hem de nasıl, ben böyle bir yağmur görmedim.  Terasa çıkıp bardaktan boşalan yağmurun altında duş yaptım ama iri iri damlalar buz gibi soğuktu. Tropikal havayla bünyesi bir türlü barışmayan Norbert beyninin hep uyuşmuş gibi olduğunu söylüyor. Aslında ben de kendimi her zamankinden farklı hissediyorum. Ama bunu havadan çok burada kendi ülkemden, sorunlarımdan uzaklarda olmama bağlıyorum. İstanbul ve Köln’de yaşıyorum ama iki kent arasındaki uzaklık bana bir şey söylemiyor. Hangi kentte olursam olayım benzer sorunları yaşıyorum. Oysa burada gerçekten dünyanın bir başka yerindeyim  iklim, insanlar, deniz, doğa, yemekler her şey farklı. Beynimin farklı kapılarını açan bir uyuşturucu almış gibiyim. Yoksa bugün içtiğim hindistan cevizi sütünün içinde bir şey mi vardı? Sanki burada algılama yetim yoğunlaştı.  Belki de sadece aklımla değil bütün duyularımla yaşıyorum, tıpkı adadakiler gibi.

İnsanların ve yaşadıkları mekânların  bir enerjisi yok mu? Gözle görünmese de bunu hissetmiyor muyuz?  Ama çoğu kez sadece akıl düzleminde yüzeyde olup bitene odaklandığımız için bunu fark etmiyoruz bile. Ben insanlar kadar mekânlara da duyarlıyım. İç kapayıcı bir mekân, tıkış tıkış eşyalar, karanlık renkler, ışığın olmaması çok çabuk daraltır beni, sevdiklerimle birlikte olsam bile böyle mekânlarda nefes alamaz gibi oluyorum. Tıpkı insanlarda olduğu gibi mekânlarda da güzel bir enerjinin aktığını hissetmem gerekiyor. Mekânlar çoğu kez orada yaşayan insanlara bağlı oluyor. Köln' de en sevdiğim mekân sanatçı arkadaşım Gönül Şen'in atölyesiydi. Ne sık buluşturduk orada. Birlikte  ütü tekniğiyle baskı resim yapmak için, sohbet edip dertleşmek için,  annem Nazan İpşiroğlu gibi ya da Pınar Selek gibi uzaklardan bir arkadaşımız geldiğinde onunla birlikte olmak için...Gönül'ün intiharından sonra oraya gittiğimde duvarlarda asılı renk renk resimlere rağmen bu rutubet kokan iç kapayıcı  mekânın  bunca yıldır nesini sevdiğimi sordum kendime. Gönül'ün atölyesi onunla birlikte yaşayan canlı ve renkli bir mekândı, onunla birlikte hiçliğe karışıp gitti.

İnsanlarda enerji akışını kesintiye uğratan şeyler o kadar çok ki. Aynı düşünceye saplanıp kalmak, kısır döngü, korku ve kaygılar, nefret, saldırganlık, öfke, sen ben kavgası, kendine acımak, kıskançlık, kutuplaşma yaratarak başkalarını ötekileştirmek, önyargılar, klişeler, empati eksikliği bunlar aklıma ilk gelenler. İnsanlar belki de kendi yaşam alanlarını korumak için duvarlar örerlerken kendilerini de duvarların içine hapsettiklerinin farkında bile değiller.

Tiyatrocu bir arkadaşım  facede Suriyelilere çatıyor. Otobüste Suriyeli çocuklar gürültü  patırtı yapıp kafasını şişirmişler sonra  dev gibi iki Suriyeli de, arkadaşım  pencere pervazına tutunarak onları sıkıştırdığı için ona söylenmişler. O da gözünü yumup ağızını açıp Suriyelileri bir güzel paylamış. Otobüstekiler de ona hak vermişler, çünkü herkesin Suriyelilerle bir derdi varmış, başlamışlar kendi dertlerini anlatmaya.  Suriyeliler otobüste giderek yükselen bu kolektif olumsuz enerjiyi hissettikleri anda kendilerini korku içinde ilk durakta dışarı atmışlar.

Olay çok basit: Bunu anlatanın aşırı milliyetçi ya da yabancı düşmanı olması gerekmiyor. Sadece yaşadığımız ortamda çoğumuz gibi o da  çok mutsuz. Öfkesini açıkça dile getirmenin giderek zorlaştığı bir ortamda kurban olarak Suriyelilere yüklenirken onların da ne büyük acılar ve korkular yaşayarak memleketimize sığındıklarını unutuyor. Belki  empati duygusu var  ama içinde ki mutsuzluk ve öfke bu duyguyu ilk anda bastırıyor. Böylece yaşadığı bir olumsuzluk, başka bir olumsuzluğa yol açıyor. Otobüste ona hak verenlerin hepsi aynı ya da benzer duyguyu paylaşıyorlar.  Belki otobüsten korkuyla inen Suriyeliler kendi öfkelerini başka bir yerden, örneğin karılarından çıkaracaklar, onlar da çocuklarından, çocukları da okula gidiyorlarsa arkadaşlarından. Böylece etki tepki akışı içinde bir olumsuzluk ötekini izleyecek. İnsanlar birbirlerine karşı cephe alıp duvarlar örerlerken kendilerini de duvarların içine hapsettiklerinin farkında olmadıklarından mutsuzluk da sürüp gidecek. Olumsuz enerji kendimizi ondan kurtaramadığımız sürece bizi de tutsak alan tam bir kısır döngü...Sanırım yaşadığımız toplumsal ve politik sorunlar sürdüğü sürece bu tür sorunlar da giderek artacak. Her olumsuz olgunun başka bir olumsuzluğa yol açtığını düşünmeden mutsuzluğumuzun nedenini hep başkalarında göreceğiz.

Gerçekten de yaşadığımız ortam öyle bir ortam ki insanlar hayal kırıklıklarını, öfkelerini nereye kanalize edeceklerini bilemiyorlar. Çok hayran olduğum sevdiğim bir piyanist daha geçenlerde  bir meslektaşına ağır bir biçimde  hakaret etti.  Nedeni meslektaşının yaşadığımız ortamdaki baskılara yeterince karşı koymamış olması.  Şimdi hepimiz biliyoruz ki zaman dayanışma zamanı kavgalaşma değil. Ama kolaylıkla etkisi altına girdiğimiz zehirli bir ortam öfke korku gibi duyguların giderek dalbudak sarmasına yol açıyor. Piyanistimiz öfkesine yenilmeseydi, yani yapıcı düşünebilseydi diğer meslektaşlarına geçmişte ne olursa olsun, ne kadar çok yanlış yapılmış olursa olsun şimdi dayanışma ve direnme zamanı mesajını verebilirdi. O zaman olumsuz bir duyguyu olumluya çevirebilirdi.

Olumsuz enerjiden kendimizi nasıl koruyacağız?  Farkındalık, kendimizi, duygularımızı gözlemlemek. Gözlemlemeye başladığımız anda duygular ister istemez kesintiye uğruyor, bir mesafe oluşuyor, sözgelimi yüzde yüz özdeşleştiğimiz öfke duygusunun birden dışına çıkıyoruz. Ama bu kolay değil. Çünkü ansızın ortaya çıkan olumsuz duygular şiddetli bir akıntı gibi insanı alıp götürüyor. Böyle bir akıntıya kapılmışsak öfkeyi sonuna kadar yaşamak istiyoruz. Böyle anlarda kendimi durdurmak istediğimde kaç kere 'benim de öfkelenme hakkım var' gibi bir iç direnmeyle karşılaştım. Ama yaratıcı bir beynin bunu aşabilmek ve öfke enerjisini dönüştürmek gücü var.

Ya olumlu enerji akışını sağlayan neler? Kendini evrensel bir bütünün içinde hissetmek ve egonun tuzağına düşerek dünyanın merkezi gibi görmemek, kumda oynayan küçük kızlar gibi anı doya doya yaşayabilmek, yaşam sevincini hissedebilmek, yaşamın ve doğanın güzelliklerine açık olmak, estetik haz, güzel bir sanat eserinin verdiği mutluluk, sevdiğimiz insanlarla beraberliğin  mutluluğunu yaşamak.

Yaşam akıp gidiyor. Geçmişte yaşadıklarımıza saplanarak öfkelenmenin, geleceğe bakıp korkmanın olumsuz bir enerjinin etki alanına girmekten başka bir anlamı yok.  Seksen darbesinden sonra yaşadığımız çalkantılı dönemde çok mutsuzdum, hüzünlüydüm, öfkeliydim, çaresizdim. Tıpkı şimdi olduğu gibi ülkemden uzaklaşmak, uzaklara, çok uzaklara kaçmak istiyordum. Hiç unutmuyorum Alman bir arkadaşım "Dünyada olup bitenlere bir  baksana" dedi. "Bir çok yerde neler yaşanıyor, niye kendi ülkeni dünyanın merkezi olarak görüyorsun?" Bir teselli değilse de çok bir doğru bir uyarıydı bu.

Şimdi sağanak yağmura rağmen ülkemden uzakta güzel bir enerji akışı içindeyim.  Gazete okumuyorum, İnternete girip haberlere bakmıyorum ya da şöyle bir bakıyorum, çünkü medyadaki felaket haberlerini okumak çöplükte dolaşmak gibi bir şey. Bir anda pisliğin içine batıyor insan. Kimi insan yaşam enerjisini bundan alıyor. Bir yerde okumuştum uzak bir ülkede televizyonda önce sadece olumlu haberlere yer veriliyormuş. Sonra "Şimdi de sıra olumsuzlarda dilerseniz televizyonunuzu kapatabilirsiniz" diye devam ediliyormuş.  Böyle bir toplumda yaşamak acaba nasıl bir şey olurdu?  Olumlular yalan haberlerdir dediğinizi duyar gibi oluyorum. İyi de yaşamımızda hiç bir olumlu bir şey yok mu? Hayat sadece felaketleri mi içeriyor?

Medyanın yarattığı öfke ve korku duygusu gerçekten çok büyük bir enerji. Her sabah kahvaltıda gazeteler geliyor. Benim ülkem ve yöneticileri Alman gazetelerinin hep başını çekiyor. Hiç bir zaman bu kadar ünlü olmamıştık. Seyşeller'de bile ülkemde ne olup bittiği okunduğuna göre artık bütün dünya tanıyor bizi. Ama tuhaf bir şey okuduklarımız üstümüze bulaşmıyor. Bir an bizi yakalar gibi olsa da denizden gelen esintiye birlikte uçup gidiyor. Ruhumuzu dinlendirdiğimiz bu adada sanki olumsuzluklara karşı bağımsızlık kazandık.  Seyşellere geldiğimde ağır bir grip virüsünü üstümden tam atmamıştım, adaya ayak bastığım anda gribin ge'si bile kalmadı. Olumsuz enerjiyi de üstünden atmak buna benze bir şey işte. Ya dönünce? Dönüşü şu an düşünmek bile istemiyorum.

Olumsuz olanla başa çıkmanın bir yolu duyguları yönlendirmek, diyelim bir barış ve  direniş hareketinin içindeyiz, o zaman kendimizi kurbanlık bir koyun gibi duymuyoruz.

Sanatçılar bunu sanatlarıyla yapıyorlar, filim, tiyatro, müzik her şey bir dönüşüm kaynağı olabilir. Müzik ve sanat bunların içinde en soyut olanı.  Tabii politik bir müzik yapılmıyorsa, geçenlerde 68 kuşağının idolü Joan Baez ile ilgili nefis bir belgesel izledim. Vietnam’dan Sarayevo’ya kadar dolaşıp müzik yaparken aynı duyguları paylaşan insanlarla birlikte olmanın ve dayanışmanın mutluluğundan sözediyordu.

Edebiyat ve tiyatro özellikle çok fırsat veriyor insana. Ben de son yıllarda kimi yazar arkadaşım gibi öfkemi yazarak  dönüştürmeye, böylece toplum olarak yaşadığımız ortak düşünsel tıkanmayı aşmaya çalıştım.  Kadın ve şiddet konusunu ele aldığım "Haneye Tecavüz" adlı belgesel romanım, göç konusunu gündeme getiren "Lena Leyla ve Ötekiler" oyunum ve son yazdığım yine toplumsal cinsiyet konusunu ele aldığım taşlama oyunum " Memleketimden Kadın Manzaraları"  hep bu öfkenin ürünleri.  Öfkenin  nasıl şiddetli bir akıntı gibi insanı alıp götüren bir  enerji olduğunu ve bunun nasıl dönüştürülebileceğini yazma süreci içinde birinci elden yaşadım. Ama şimdi belki de bir süre biraz içe dönmek zamanı, düşünmek, hissetmek, derinlere inmek zamanı. Sanırım  yenilenmek, yeni bir enerji toplamak için buna her şeyden çok ihtiyacım var.

Sezgilerin iyice duyarlaştığı  ve insanları da mekânları da  böyle bir farkındalıkla  değerlendirdiği bir ortamda olduğumuzu varsayalım. Birden biriyle karşılaşıyoruz , çok olumsuz bir enerjisi var, bunu tıpkı kötü bir koku gibi  hemen algılıyor ve rahatsız oluyoruz. Sonra o kişi  yanımızdan geçerken saçtığı enerjiden dolayı, bizi rahatsız ettiği için özür diliyor, tıpkı ayağımıza bastığı için özür diler gibi...Farkındalığımızın böylesine yoğun olduğu bir ortamda acaba kendimizi nasıl hissederdik, yaşamımız, iletişimimiz, ilişkilerimiz nasıl olurdu?

Halk Müziği

Benim kuşağımdan olan müzisyen Jean Alley'le otelimizde tanıştım. Gitar çalıyor,  mızıka çalıyor, şarkı söylüyor. Güzel bir sesi var. Kreol halk şarkıları söylüyor. Buranın en eski ve en  tanınmış şarkıcılarından. Sadece haftada bir gitarcı arkadaşıyla birlikte  Kreol gecesi yapıldığında geliyor bizim otele. Country müzik türündeki şarkıları Kreolca, Fransızca ya da İngilizce söylüyor.  Öteki geceler dünyanın her yerinde olan bildik otel müziği yapılıyor.

Bu  gece gösterisi bittikten sonra onunla uzun uzun sohbet ettik. Bu kadar güzel müzik yaptığına göre neden sadece haftada bir geldiğini sordum, pek bir şey söyleyemedi. Kimbilir belki de buradaki turistlere  haftada bir  bile olsa  zencilerin müziğini  dinlemek fazla geliyordur. Hoş Jean'ı bizim dışımızda pek alkışlayan da pek  yok.

Jean'ın babası  keman çalıyormuş, küçük yaşta oğlunun da müziğe yeteneği olduğu keşfedilince, Jean radyoda programlar yapmaya başlamış. Nota filan bilmiyor, sadece doğal yetenek. İyice ünlenince Turizm Bakanlığının desteği ile Afrika Safary Club'da ve  otellerde çalışmaya başlamış.

"Almanları çok seviyorum" diyor, belki benim de Alman olduğumu düşünerek. "Evimde salonda Alman bayrağı asılı, arabamda da bir tane var"diye ekliyor çocuksu bir gururla.

Almanları sevmesi rastlantı değil,  Alman şirketleri onu kaç kere Almanya’ya davet etmişler. Sayfiye  yerlerinde şarkı söyleyip büyük beğeni topluyormuş.

Bir keresinde bir Alman iş adamı eşinin  doğum günü dolayısıyla onu özel olarak da davet etmiş. “ Ne kadar güzeldi size anlatamam, rüya gibiydi”diye anlatıyor. Almanya dışında İsviçre, Avusturya, Fransa, Rusya çok turne yapmış. Ama Avrupa'da yaşamayı hiç istemezmiş. Bu adayı, sıcağı, insanları çok seviyor.

Bütün adalılar gibi onun da çok cana yakın ve sıcak bir hali var, ama  yabancı biriyle konuştuğu bilincini  bir an bile yitirmiyor. Sorularımın çoğuna hiç yanıt vermiyor ya da yuvarlak sözcüklerle geçiştiriyor.  Büyük olasılıkla beni de ona belki yeni yollar açabilecek olan varlıklı bir turist olarak gördüğü için sözcüklerini  özenle seçerek ona göre konuşuyor.

Eşi havaalanında çalışıyormuş, bu açıdan maddi durumları çok kötü değilmiş. Bir de kızı varmış sosyal bilimlerde okuyan  hem çok güzel ve zeki bir kızmış hem de  sesi çok güzelmiş. Ama onun da  kendisi gibi müzisyen olmasını hiç istemezmiş.

"Müzisyenlik zor iş, kızım o kadar okudu, belki dış işlerinde  iş bulur, daha rahat bir yaşamı olur".

Bu meslekte en zor nedir?

"Yol"diyor. "Gençken önemli değildi ama geceleyin iş bitiminde  koca adanın dar virajlı uzun yollarında araba kullanmak çok zor geliyor. Hem zor hem de tehlikeli. Çok  kazalar oluyor...Ama Tanrı bana sevgi, yaşam gücü ve umut verdi. En sevdiğim şey de nedir biliyor musunuz kilisede gospel söylemek. Ben Pentecost tarikatındanım. Her hafta kilisede söylüyorum, çok hareketli ve canlı bir ayin oluyor".

Dinin adalılar için  ne kadar  önemli olduğunu anlatıyor. Jean da eskiden adalıların çoğu gibi  katolikmiş sonradan bu tarikata geçmiş . Pentecost çok  otoriter ve tutucu bir tarikat olmalı. Evlilik öncesi ilişkilere izin vermediği gibi kürtaja da karşı. Adalıların doğallığına ve özgür yaşam anlayışına tam tamına karşı bir tutum bu.

Farklı dinlerden insanların nasıl bir arada yaşadıklarını soruyorum Jean'a.  "Bu buralıların özelliği" diyor gururla. "Herkes birbirini olduğu gibi kabul ediyor ve  saygı gösteriyor" Ayrılırken bana anı olarak bir CD hediye ediyor. 

 

 

 

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :



+ Benzer Haberler
» 10 Günlük Bayram tatilinde uçak biletini ucuza getirme yolları
» Kurban Bayramı’nın tadını Mandarin Oriental, Bodrum’da çıkarın
» Otel seçerken en çok fiyata önem veriyoruz
» İç turizme 10 günlük müjde! “Turizm nefes alacak”
» Hilton İstanbul Bosphorus’tan Contemporary Istanbul’a özel konaklama paketi fırsatı
» En çok aranan tatil yerleri
» Bayramda Cruise turlarına yoğun talep var
» Uzak Doğu’nun gizli hazinelerini keşfedin!
» Tatilde en çok kendi yemeklerini özleyen birinci ülkeyiz
» 5.yılını sonbahar ile kutlamaya hazırlanan Frankie İstanbul’dan yaz sürprizi!
» Çırağan sarayı’nda doyasıya bayram tatili keyfi
» Avrupa’nın yeni yüzünü görmeye hazırmısınız?
» Misafirler Wish More Hotel Istanbul’dan vazgeçmiyor!
» Macera tutkunlarına müjde
» KidzMondo’da-Çocuklar KidzMondo’da Pegasus ile uçuşa geçecek!
» Görmeniz gereken 10 muhteşem yer
» Bir otelden daha fazlası Sofa otel Nişantaşı!
» Farklı Tarih ve Rota Seçenekleriyle
» ‘4 kal 3 öde’ kampanyası
» Uzak ve egzotik ülkeleri gemi turuyla keşfedin!
» Hilton İstanbul Bomonti’den “Aile Paketi”
» The Ritz-Carlton benzersiz bir yat deneyimi sunuyor
» Wish More Hotel Istanbul ile pazartesi sendromuna veda edin!
» Kış tatili avantajlı fiyatlarla
» NG Hotels’e uluslararası iki ödül