Hint Okyanus’undaki Cennet-5

26 Nisan 2017 Çarşamba 15:00
12
14
16
18

ADA

BALIKLAR NE KADAR GÜZEL OLDUKLARINI BİLİYORLAR MIDIR?

Hedef Yoldur

Bugün yine  nuh nebi’den kalmış, kapıları pas tutmuş, kirden  dışarısı görünmeyen bulanık plastik pencereli,  o her yeri dökülen  otobüsle yollardaydık. Norbert söyleniyor, güzel bir koyu keşfetmek için saatlerce yollarda süründüğümüzü ve sıkıntı çektiğimizi söylüyor. Tabii bu bakış açısına bağlı. Benim için varacağım hedef değil  o hedefe varana kadar ki süreç önemli.  Başka bir deyişle süreç hedefin kendisi.  Hedefe  kilitlendiğinizde hedefe giden yol çok kolay bir işkenceye dönüşebiliyor. Oysa en az hedef kadar yol da önemli.

Bundan yaklaşık on yıl önce kendimi öğretim üyesi olduğum Duisburg Essen Üniversitesinde çok kötü hissettiğim bir dönemde bir arkadaşım bana "Boş versene" dedi. " kala kala üç yılın kaldı zaten, bu üç yılda göz açıp kapayıncaya kadar geçer."

İşte o an kafamda bir aydınlanma olmuştu. Ben üç yılın göz açıp kapayıncaya kadar hızlı geçmesini istemiyordum ki. Tam tersine o üç yılı Almanya'da ders verdiğim son yıllar olarak en verimli ve en güzel biçimde geçirmeyi amaçlıyorum. Hedefim üniversiteden ayrılmak ve yazmaya ağırlık vermekti ama bu hedefe giden yol hedef kadar önemliydi. Gerçekten de bu yolu en iyi biçimde yürümeyi başardım. Bu yaşantı yaşamdaki duruşumu da  kökten değiştirdi. Yaşadığımız her an önemli ama her an, boşa harcayacak zamanımız hiç mi hiç yok.

 

Yolculuğun da belki en önemli yanı bir hedefe odaklanmamak. Çinli düşünür Chuang-tzu diyor ki “Gerçek yolcu yolun nereye gittiğini bilmez, gerçek serüvenci neler yaşayacağını bilmez. Yolculukları onu şu yöne de götürebilir, bu yöne de. Belirli bir noktada odaklanmamıştır”.

Bu nedenle burada da hedefimiz ne olursa olsun yolu da merak ve heyecanla yaşıyorum,  Ayrıca bura halkıyla kaynaşmanın bir yolu da şu otobüs yolculukları. Ben daha çok küçükken ellili yıllarda bizde de otobüsler bu kadar değilse de yine de oldukça külüstürdü.  Altmışlı yıllarda yeni Alman marka otobüsler çıktığında bayram yapmıştık. Ama buradaki otobüslerin ilginç yanı sanki cüceler ya da çocuklar için yapılmış kadar sıkışık ve dar olması. Kimbilir belki de bu otobüslerin imal edildiği yarım yüzyılı çoktan geçen süre içinde önce adalılar irileştiler. Bizde de insanlar eskiden çok ufak tefekti, giderek uzadılar, büyüdüler.

Otobüsümüz arıza yapıp da yolun ortasında stop edince hepimiz apar topar inmek zorunda kaldık. Bir saate yakın bir süre egzoz kokuları arasında otobüs bekledik. Dikkati çeken otobüslerin külüstürlüğüyle hızla önümüzden geçen son moda gıcır gıcır özel arabalarla oluşturdukları tezatlık. Otobüslere muhtaç olan halkın hiç adam yerine konulmadığı  ortada. Vergiler hep başka yerlere akıyor olmalı. Bazı insanların cepleri dolarken çoğunluğun yaşam standardı hiç de iç açıcı değil. Ama ada bir turizm cenneti olmaya devam ettiği sürece bu  kimin umurunda.

Balıklar Ne Kadar Güzel Olduklarını Biliyorlar mıdır?

Adanın doğusundaki Anse Royal'da deniz akvaryum gibiydi. Bir anda kendimi  deniz gözlüğüm ve paletlerimle  bir masalın içinde buldum. O kadar çok  balık saydım ki  bunları gördüğüme, aralarında yüzdüğüme  hala inanamıyorum. Siyah  dikey çizgi sarı, gri yatay bordo çizgili , sarı, turuncu, mavi fosforlu, kaya renklerinde sarı, bej, yeşil ışıltılı.

Balıkların çoğu farklı renklerde dikey çizgiliydi.  Ama benim en hoşuma gidenler geometrik desenlerden çok   iç içe giren renkler mor pembe, eflatun mavi yeşil  tonlar. Nadide  Hint ipeği kumaşlarında olduğu gibi. Ressam Braque'ın  renklerini ve çizimlerini andıran balıklar da çok çarpıcıydı  ama ben daha çok renkli ve ışıltılı  olanları sevdim. Bir de açık mavi gözlüklü kar beyazı, turuncu kanatlı balıklar çok ilginçti.

Kıyıya doğru yüzerken  orta büyüklükte üçgen biçiminde yeşil sarı mor bir balık peşime takıldı. Burnuyla tak tak kollarıma vurmaya başlayınca iyice tedirgin oldum. Balıkların bir çoğu güvercinler gibi evcil. Ama yine de beni kovalaması ürkütücü geldi.

Dünyanın hiç bir yerinde görmediğim ve göremeyeceğim renklerde, biçimlerde ve desenlerde  balıklar...Acaba balıklar ne kadar güzel olduklarını biliyorlar mıdır?

Deniz kestaneleri ve yengeçler ise dev büyüklüğünde,   bizimkilerin en az beş katı. Tam bir buçuk saat kalmışım denizde, zamanın nasıl geçtiğini fark bile etmeden. Bütün bunlar gerçek mi yoksa rüya mı görüyorum?

Sonraki günlerde bizim kaldığımız koy Beau Vallon'da da rüzgâr dinip de deniz berraklaşınca inanılmaz güzellikte başka balıklar da gördüm. Ama bu koyda balıkları seyredebilmek için çok sabırlı davranmak gerekiyor. Önce beyaz ve bej renklerde burada sık rastlanılan bildik büyük balıkları görüyoruz. Sonra sarı ya da beyaz üstüne dikey çizgililer ortaya çıkıyor. Küçükler saatlerce birlikte yüzüyorlar ama büyükler temkinli davranıyor. Sonra yüzmeye devam ettiğimde hayatımda hiç görmediğim renklerde ve desenlerde balıklar ortaya çıkmaya başlıyor. Çoğunlukla açık mavi ve kum rengindeler. Ama bir tanesi vardı ki altın gibi parlıyordu, üstündeki pırıltılı mavi desenler de domino taşlarını andırıyordu. Bir de başı turuncu ve sarı olan mavi turkuaz renklerinden balık da muhteşemdi, Ama gri üstüne kırmızı benekli balıkların da hakkını yememek lazım. Kendini ancak nazlanarak gösteren bir balık da kocaman bir yaprak biçimdeydi, oradan oraya savrularak yüzerken mavi, lacivert, mor renkler ışıl ışıl  parlıyordu.

Tuhaf bir şey güzel bir rüya görürsünüz, ertesi sabah rüyayı anlatmak istediğinizde sadece yüzde onunu anlatabilirsiniz. Çünkü rüyanız sözcüklere sığdırılamayacak kadar güzeldir. Denizaltı  dünyasından da söz etmek böyle bir şey işte.

İlk çocukluk yıllarım ellili yıllarda Fenerbahçe Dalyan'da geçmişti. Her yer yeşillik, tarlalar, bahçeler ve denizdi. Balıkçımız iki günde bir karides ve ıstakoz getirirdi.  Evin az ötesinden denize girerdik. İlk anım: Belki iki yaşındayım, çırılçıplak denizin içine oturmuş balıklar, böcekler, midyelerle  oynuyorum denizin kıyısında. Babam da az ötede yüzüyor arada bir bana sesleniyordu. Bu adada, bin bir çeşit balığın içinde yaşamımı başladığım noktaya dönmüş gibi oldum...Benjamin Franklin “Bilgelik, bizi tekrar çocukluğumuza götürür” derken bunu mu kastediyordu acaba?

Norbert "Kimbilir adadaki yaşam kaç yıl daha böyle sürebilir" dediğinde kendime geldim. Tabii adanın doğal dokusu kitle turizmle çoktan bozulmaya başlamış bile. Balıkların yok olması da belki an işi. Küçüğümdeki Dalyan da ben yedi, sekiz yaşıma geldiğimde  beton yığınına dönüşmemiş miydi?

Ayna gibi parlayan dalgasız denizin içindeki mercan ve granit  kayaların ve balık biçimlerini  alan renkli yosunların da  manzarası da çok  güzeldi, su da daha serindi ama suda yine yoğun bir ağırlık vardı. Sanırım bu med cezirle ilgili bir şey. Yüzmeyi güçleştiren belli belirsiz bir akıntı var diplerde. İnanılmaz enerji harcayarak çok az yol alıyorum. Hani masallarda olur ya, gidersin gidersin dönüp arkana baktığında bir adım bile atmamış olursun, onun gibi bir şey işin tuhafı balıklar da çok ağır yüzüyorlar bir de tıpkı kuşlar gibi insanlardan hiç korkmuyorlar. Ama paletler yol almamda büyük oranda yardımcı oluyor.

Eskiden denizde hep bir şeyler bulmak ya da avlamak peşindeydim. Evim deniz kabukları, midyeler, renkli deniz  kestaneleri ile dolup taşıyor. Bir gün dünyanın farklı yerlerinde dalgıçlık yapan bir arkadaşıma denizden neler bulup getirdiğini sorduğumda beni çok ayıplamıştı. Denize ait hiç bir şeyi çalmaya niyeti olmadığını, onların oldukları yerde güzel olduğunu söylemişti. O zaman onu anlayamamıştım, şimdi bu renk renk balıkların, yosunların, mercan kayaların arasında yüzerken onu çok iyi anlıyorum. Dahası bu güzelim balıkların bir balıkçının ağına düşmesi düşüncesi bile fena geliyor. Belki de bu adada uzun süre yaşasam vejetaryen olurdum.

Enerji Kayıbı ve Ağırlık

Ağır hava, nem, med cezir insanların hareketlerini yavaşlatıyor, insanlar, çocuklar, balıklar, kuşlar her şey ağır devinimlerle  ilerliyor ya da bana öyle geliyor. Yine de günlük yaşam halk için hiç de kolay olmamalı. Bir yerden bir yere gitmek bile özel araban yoksa, yani otobüslere bağlıysan insanın  bütün enerjisini  alıp götürüyor.

Az enerjiyle çok iş çıkarmak her zaman idealim olmuştur. Bence  bu uygarlığın göstergesi. Bizde ise genellikle bunun tersi geçerlidir.  Çok enerji harcansa bile bir adım bile yol alınmaz. Yaşadığımız ortam bunu sürekli tetikler. Hastanesinden üniversitesine kadar  bütün devlet kurumları bireyin aleyhine çalışır sanki, onun hiç bir şey elde  etmemesi için elinden geleni yapar. Otoriter sistemin tipik bir göstergesidir bu. Ne kadar engel çıkarsa birey kendini o kadar zavallı ve çaresiz hisseder ki, amaçlanan da tam tamına budur. Otoriter duruşu öylesine içselleştirmişiz ki  bunun farkında bile değilizdir. İnsanların iyi bir şeyler yapmak için bir araya geldikleri  dernek toplantılarında bile ne kadar  çok  boş lafla ya da yakınmalarla, kimi kez üyeler arası çekişmelerle  çok enerji harcandığı buna karşılık az iş yapıldığı dikkatinizi hiç çekti mi?

 

Kimbilir belki burada da sistem böyle işliyordur. Bu ada hakkında okuduklarım ve bölük pörçük gözlemlerim sözgelimi günlük yaşamın zorlukları, bir yerden bir  yere gitmenin bile inanılmaz  bir sorun olması, zaman kavramının hiç  olmaması bu düşüncemi destekliyor. Havaalanında da insanlar ağır çekim hareket ettikleri için her yerde uzun kuyruklar birikiyor, satış mağazalarında bile ufak bir şey almak için saatlerce beklemek gerekiyor.

Bizimle burası arasındaki tek fark buradakilerin  çok sabırlı ve huzurlu olmaları. Bizdeki olumsuz elektriği,  sabırsızlığı, saldırganlığı, insanların her an her dakika birbirlerine patlamalarını  hiç bir yerde hissetmiyoruz.

Şimdi otelimizin rüzgarda tatlı tatlı sallanan  palmiye ağaçlarının arasından denize bakan büyük terasında otururken içeriyi ve dışarıyı düşünüyorum. İçerde lüks hayatın bize sunduğu sonsuz  bir huzur ve sessizlik var,  gürültü patırtıdan uzak alternatif  turizm mucizesi, dışarısı ise gündelik hayatın hay huyu içinde ne kadar enerji tüketici ve yorucu... Değişmeyen tek şey insanların yansıttıkları  sessizlik ve huzur.

Doğanın Müziği

Kumsalda yürüyoruz. Kocaman  dalgalar köpürerek  kıyıya çarpıyor. Öylesine güçlüler ki insanı kolaylıkla yere savurabilirler. Küçük bir kız elinde kocaman bir hindistan cevizi dalgaların içinde ağır ağır  yürüyor. Hindistan cevizini   denizde az ötede yüzen arkadaşına götürecek,  ıslanmaması için hep  havada tutuyor. Kızın dalgalar hiç yokmuş gibi  dimdik yürümesine şaşırıyorum, dalgaların içinden geçen bir hayalet gibi....

Kıyıya vuran yosunlar tuhaf biçimleriyle gizemli işaretleri oluşturuyorlar. Norbert onları notalara benzetiyor. "Bir besteci olsam bu noktalarla kimbilir ne kadar güzel bir müzik besteledim" diyor.

Annemin şu günlerde yeni baskısı çıkan "Resimde Müziğin Etkisi" kitabı geliyor aklıma. Belki annem de bu tuhaf yosun desenlerini görseydi  notalara benzetirdi, belki onları okuyup müziği duyardı. Ama yosun desenlerine dikkatle baktığımızda değme bir ressamın elinden çıkma figürler çıkıyor ortaya. Kuşlar, balıklar, çiçekler ve  bilmediğimiz çeşit çeşit varlıklar...Pablo Picasso ya da Paul Klee'nin çizimlerini andıran desenler. Doğa ne kadar büyüleyici...

Sahilde chi gong yapıyoruz. Doğayla tam anlamıyla bütünleşmek.  Denizin  ciğerlerime dolan tuzlu kokusu, hafif rüzgar, dalgaların sesi kolay kolay unutmayacağımız anlar...Bir an dikkatim dağılıyor, çünkü bir Çinli yanıma yaklaşıp  gülerek zafer işareti yapıyor. Doğru ya chi gonk onların ulusal sporları. Bundan yıllar önce Pekin'e gittiğimizde sabahın erken saatlerin parkta chi gonk yapan yüzlerce insan dikkatimizi çekmişti. Şimdi de yapıyorlar mıdır acaba, yoksa bizi  selamlayan  Çinli de dinozorlardan mı? Chi gonk ayakta yapılan bir spor. Özelliği bir ağaç gibi sağlam durmak. Hangi hareketi yaparak yapalım ayakların neredeyse yere kök almış gibi sağlam basması gerekiyor. Bedenin üst kısmı rüzgarda sallanan ya da savrulan dallar gibi hafif hareket ediyor. Hareketler doğayla bütünleşerek enerji akışını tetikliyor.  Sadece hareketlere odaklaştığımız nefesi hiç düşünmediğimiz halde hareketler çok derin nefes almamızı sağlıyor. Dağı itmek, bulutları dağıtmak, güvercinin kanat çırpıları, kartalın uçuşu, martının süzülüşü, gökyüzündeki  ayı seyretmek, gök kuşağını taşımak, kürek çekmek, değirmeni döndürmek, denizin dibinden enerji toplamak,  ayı yürüyüşü, suda top oynamak  gibi devimler hep  doğadan alınmış. Chi gonk hareket ile meditasyonun bütünleştiği  denge odaklı bir spor. Hem iç hem de dış dengeyi sağladığı gibi Avrupa'da da yaygın olan  Taichi savaş sporunun temelini oluşturuyor.

Çocukluğumdan beri sık sık düşüp oramı buramı inciten, duygusal olarak da büyük iniş çıkışları olan biri olarak chi gonk tam bana göre.

Her şey dengeye bağlı değil mi? Öteden beri ayakları sağlam yere basan, inişleri çıkışları aşırı olmayan dengeli insanlar beni çok çekmiştir, belki onlar gibi olamadığımdan. Bu insanların içinde kimi  eşim Norbert gibi gerçekten  dengelidir, yapısal bir özelliktir bu; kimi ise kendini güçlü gibi göstermek için sadece dengeli olma rolünü oynar; kimi de yaşamının bazı alanlarında sözgelimi mesleğinde dengelidir, ilişkilerinde değil, ya da tam tersi. İnsan varlığı öylesine  gizemli ve karmaşık ki... Ama ben zaman içinde tıpkı düşünmeyi ve sorgulamayı öğrenmek gibi dengenin de öğrenilebileceğini  biliyorum.

Sağanak başlıyor. Bir yelkenliyi andıran kocaman siyah  şemsiyelerinizi açıyoruz. Sağanakta deniz kenarında yürümek ne güzel! Az ötede futbol oynayan bir gençler grubu sağanağa hiç aldırmadan oyunlarını sürdürüyorlar. Oysa sağanaktan göz gözü görmüyor. Doğayla böylesine iç içe olmak, doğanın neredeyse bir parçası olmak müthiş bir şey.

Sonra sağanakta üstümüzdekileri atıp denize dalıyoruz. Mavi yeşil  bir renk alan deniz çarşaf  gibi,  az önce köpüren dalgalar  çok geniş, büyük  yatay dalgalara dönüşüyor. Salıncakta sallanır gibi sallanıyoruz dalgaların üstünde.  Soğuk yağmur damlalarından dolayı suyun yüzeyi azıcık serinliyorsa da insanı ürpertmiyor. Sadece insanın yüzünü kamçılayan iri iri yağmur damlaları buz gibi. Sanırım  uzunca bir süre bu adada kalacak olsak, biz de  adalılar  gibi olacağız.

Yarasalar

Adada en korkutucu olan dev büyüklüğünde yarasalar. Önce onları yırtıcı kuşlar sandık. Ama hava kararınca ortaya çıkmaları bizi şüphelendirdi. Gerçekten buraya özgü çok büyük yarasalarmış, et yemezler sadece  otlarla beslenirlermiş. Adalılar onları avlayıp  yemek yapıyorlar. Kimi  hayvan meraklısı da yarasaları yakalayıp kafese kapayıp evcil hayvan gibi besliyormuş.  Yarasanın  tadı  tavuğa ya da bıldırcına  benziyormuş. Otelimizde gerçi  böyle bir şey yemedik ama Norbert tavuk diye mutlaka bize yarasayı yutturduklarını söylüyor. Bu olasılık  tabii çok büyük, çünkü geçen gün yediğim hindistan cevizi sosuyla yapılmış nefis tavuk yemeği hiç de tavuğa benzemiyordu. Burada en çok egzotik meyveleri ve sebzeleri seviyorum. Sözgelimi  cassava beyaz bir sebze, ilk anda kestane sandım, tadı kestaneye  çok benziyor ama ilgisi olmadığı çıktı ya da çeşitli türde mantarlar...Küçük sarı çekirdekleri kırmızı, yeşil ya da sarı kabuğu olan çarkıfelek (Passionsfrucht) kavuna benzeyen papatyayı da  çok seviyorum.

Şu külüstür otobüsle gezmediğimiz koy kalmadı Mahe Adası'nda. Otobüs yolculuklarına bütün yoruculuğuna rağmen doyamıyorum.  Her yer öylesine yeşil ki.  Bu kadar yeşilliği olan bir adaya ilk kez geliyoruz. Ama bu zengin yeşillik tabii buradan eksik olmayan sağanaklarla  ve yüksek dozdaki neme  bağlı. Norbert'in adada en çok canını sıkan yürüyüş yollarının pek olmaması. Sapa yollar bir köye ya da yerleşim merkezine doğru çıkıyor ama sonra bir yerde kesiliyor. Belki adada yollar açacak olsalar, adanın doğal yapısı büsbütün bozulabilir.

Bugün  yine de bir yol keşfedip bir yürüyüş yaptık yeşilliklerin arasında. Yolda köylüler hep güler yüzle selam veriyorlar bize, hal ve hatırımızı soruyorlar,  biri bizi evine davet etti ama teşekkür edip yolumuza devam ettik. Bilmediğimiz egzotik bitkilerin ve çiçeklerin fotoğrafını çektik.

Ama bir süre sonra sarp yamaçlı inişli çıkışlı yollar bizi aşırı nemli havada aşırı zorladığından dönmek zorunda kaldık. Bu gezintiden aklımda kalan yeşilin bin bir tonu ve genzime dolan yoğun bir tarçın kokusu.

 

 


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :



+ Benzer Haberler
» İşte dünyanın en ücra, en maceralı seyahat destinasyonları!
» Tatil yaklaşıyor: Yıllık izinler hakkında tüm merak ettikleriniz
» Online tatil harcamaları 10 milyar lirayı aştı
» Boutique Style ile kişileştirilmiş bayram tatilleri!
» Miami’nin en güzel sırrına davet
» Çince meraklıları piknikte buluştu
» Makyajınızı değil tatilinizi düşünün
» Adriyatik’in incisi Montenegro’da yatırım yapmak için 10 sebep!
» Herkes için erişilebilir turizm
» İstanbul Marriott Hotel Şişli’den çocuklara yaz okulu, büyüklere SPA ve spor
» Gemi ile dünyalar senin olsun
» Bu Yazın Yeni Gözdesi “Fransız Şatoları”
» ZUBİZU seyahat buluşmaları’nda şehrin bilinmeyenleri üzerine keyifli bir yolculuk
» Gençler için otelcilik sektöründe çalışmanın beş avantajı
» Hint okyanusunda aşkınızı canlandırın!
» Dünyanın en büyük Hampton by Hilton oteli Berlin’de açıldı
» Hilton İstanbul Bosphorus’la şehrin ortasında hafta sonu tatil keyfi
» Sıcak havalarda momondo’dan vizesiz destinasyon önerileri
» İstiklal caddesinin asaleti, Mr. Cas Hotels ile geri döndü
» Faruk Pekin’in son kitabı Gezmek Yaşamaktır raflardaki yerini aldı!
» Samos için kampanya
» Hint Okyanus’undaki Cennet-6
» Hilton İstanbul Bomonti anneler günü’nde sizi şehrin ortasında piknik keyfi yaşamaya davet ediyor
» Turizme engel koymayalım
» Tatil fırsatları için ideal rotalar