Hint Okyanusu’ndaki Cennet-1

29 Mart 2017 Çarşamba 11:00
12
14
16
18

ADA

HUZURUN İZİNDE

Mahe Adası

Uzaklardayız. Hint Okyanusu’ndaki Seyşeller ada topluluğunun en büyük adası olan yeşillikler cenneti  Mahe adasında. Neden mi buradayız? Huzuru aradığımız için, kafamızı dinlemek, belki de bir iç yolculuğa da çıkmak için. Kısa bir süre de olsa bir doğa cenneti olan bu adaya sığınıyoruz.

Son yıllar bizim  için acılarla doluydu. 2015 de ölümü en acı bir biçimde yaşadım, annem  (Nazan İpşiroğlu)  gitti. Ölüm çok doğal bir şey. Ama yaşı kaç olursa olsun çok sevdiğimiz birinin ölümünü yaşadığımızda içimizde bir şey var durumu kabul etmek istemeyen, direnen, öte yandan acıya yenilmeden sapasağlam ve güçlü kalmak isteyen, tıpkı kök salmış bir ağaç gibi. Çünkü sevgi ve empati güçlü olmayı koşulluyor. Bir acı seline kapılıp gittiğiniz anda sevgi enerjisi de kesintiye uğruyor, sadece kendimizi, kendi duygularımızı dinlemiş oluyoruz.  Bunun ne kendinize yararı vardır, ne de sevdiğinize. Bir ay sürece anneme eşlik ederken  hiç bilmediğim, tanımadığım başka bir ben ile karşılaştım. Lao Tse “Başkalarını tanımak akıllılıktır, ama kendini tanımak bilgeliktir” diyor, bu bilgelikten henüz çok uzaklarda bile olsam, bazı şeylerin bilincine vardım belki de. 

Öte yandan uzun bir süredir,  2016 darbe girişiminden sonra ise  başdöndürücü bir hızla  ülkemin adım adım nereye doğru gittiğini izliyorum dehşet içinde.  Bir felaket olayını hazmedemeden yenisi geliyor. Bu zehirleyici havada değil hareket etmek soluk almakta  bile zorlanıyoruz. Önümüz ister hayır ister evet çıksın karanlık, kapkaranlık, aydınlık bir geleceğe giden bütün yollar tıkanmış gibi. Bütün dünyada olumsuza doğru bir gidişat var. Trump’ın Amerika’nın başbakanı oluşu, savaşlar, göçler, sığınmacılar,  giderek artan yoksulluk ve sefalet, İslam kökten dinciliğine karşı  ırkçı ve faşizan eğilimler,   birbirini izleyen terör olayları, biz de bütün bunların bir parçasıyız...

Yazmak, yazarak yaşadıklarımla hesaplaşmak, yakınlarım, sevdiklerim, dostlarım, arkadaşlarımla beraber olmak, anı bütün yoğunluğuyla yaşamak   hiç bir şey yeterince yardımcı olamıyor acıların dinmesine...Huzursuzluk, sabırsızlık, öfke, hüzün, kaygı, korku  bütün enerjimizi alıp  götürüyor.  Bir süredir yaşadığımız şu karabasanın dışına çıkmak istiyoruz Burada acaba bu kadar özlemini çektiğimiz  huzuru bulabilecek miyiz?

Denge ve Dinginlik

İki gündür  Mahe Adası’ndayız. Hava 28 derece. Deniz 28 derece, yumuşacık ipek gibi.

Deniz deniz kokuyor mis gibi, çok hafif,  yumuşak, insan bir iki kulaç attığında ok gibi ilerliyor, oysa deniz suyunun tuzu belki de yağmurlardan dolayı  neredeyse hiç yok. Gözlerim, burnum, genzim keskin tuzlu suyla yanmıyor. Bu başka bir deniz, yüzerken suyla, dalgalarla mücadele etmiyor insan, bir balık gibi süzülüyor yumuşacık suda. Dalgalar bile güler yüzlü, insanı çılgınca oradan oraya savurmuyor. Gündüz 28 derece, gece 28 derece. Gece olunca atkı taşımak gerekmiyor. Akdeniz'in yakıcı sıcağında buz gibi suya atlamayı sevenlere yaramaz. Akşam rüzgârında sıcak denize girmek isteyenlere de yaramaz.

Burada yaz ve kış yok. Sadece yaz  var.  Frankfurt’un kara kışında akşamleyin uçağa bindik,  sabahleyin gözlerimizi açtığımızda  kendimizi pırıl pırıl bir yaz gününün içinde bulduk. güneşin doğuşu ve batışı da hep anı saatte sabah, altıda doğuyor, akşam altıda batıyor.

Karşıtlıkların olmaması tekdüzelik mi yaratıyor? Hayır sadece denge ve dinginlik. Her tür duygular fırtınasından, iniş çıkışlardan uzaktayım. Bembeyaz kumsalda yürüyüş yapmak da ayrı bir keyif. Kum da deniz gibi yumuşacık, sıcak, insanı içine çekmiyor, tersine taşıyor, rahat bir halının üstünde yürür gibi. İnanılmaz bir huzur. Bu ülkenin büyüsü mü bu, yoksa kendi ülkemden fersah fersah uzak olmanın  inanılmaz rahatlığı mı?

Burası sanki gerçek olmayan bir yer...Tam bir cennet...Kuşlar var, kırmızının farklı tonlarında. Bir tanesi öylesine parlak bir kırmızı ki sanki biri onu boyamış gibi. Simsiyah kocaman çekik  gözlü. Adı Madagaskar kuşu. Kötü bir huyu var ama, sarılı kırmızılı sarmaşık çiçeklerini parçalayıp saplarını emiyor.

Bir de  sapsarı pençeli sapsarı gözlüklü  kurşuni renkli kuşlar var, bazen cıvıldıyorlar bazen de tuhaf çığlıklar atıyorlar. En sevdikleri oyun  rüzgârlı havalarda palmiye ağacının dallarına konup sallanmak. Güvercinler de çok evcil, bizimkilerin üçte biri kadarlar, bej kahverengi kanatlarında modern bir ressamın elinden çıkmışçasına gümüşi zarif desenler var. Kuşlar insanlardan pek korkmuyorlar. Dahası güvercinler kedi gibi insanların ayaklarının altında dolanıyorlar, terasta çay içerken gelip masadan bir şeyler aşırıyorlar.

Bisküit istiyorlar, muz, ananas gibi meyvelere tenezzül bile etmiyorlar. Gökyüzünde kanatları bembeyaz siyah bir kuş da dikkatimi çekti, ama yabanıl bir kuş, insanlara pek yanaşmıyor.   Zararlı hayvanlara gelince  sözgelimi akrepler, yılanlar, fareler  yok buralarda.  Belki  adayı insanların korkusuzca yaşayabilecekleri bir cennet yapabilmek için kökleri çoktan kurutulmuş. Mahe Adası'nda yeşilliğin ve mavinin, turkuaz, açık mavi, lacivert bin bir çeşidi var. Kırmızı ve sarı  kuşlar yeşil ve maviliğin içinde küçük noktalar gibi....

Ya insanlar? Tam bir çok kültürlü toplum, Hint, Afrika, Avrupa, Uzakdoğu asıllılar bile var. Ama çoğunluk melez ya da siyah. Siyahları  utanarak birbirine karıştırıyorum . Genç yaşlı, kadın erkek gibi kategorileştirmeleri saymazsak onları birbirinden ayırt etmek pek kolay değil.

Bugün siyah garson elinde bir takım kağıtlarla yanıma  geliyor. "Şu kişileri bulmam gerekiyor acaba bunlar siz misiniz?" Resimde sarı kıvırcık  saçlı  zayıf yüzlü  yaşlıca bir İngiliz kadın ve açık renk gözlü,  gözlüklü, sıkılmış limon yüzlü, kibar görünüşlü  bir bey var.

Gülüyorum."Bize benziyorlar mı?"

Siyah garson mahcup bir biçimde yüzüme bakarak  gülmeme katılıyor."Karıştırdım Madame" diyor ."Özür dilerim".

"Özür dileyecek bir şey yok ki"diyorum.  "Ben de karıştırıyorum".

Mahe Adası

Seyşeller Cumhuriyeti Hint Okyanusunda Afrika’nın doğusunda,  Madagastar’ın ve Mauritius’un kuzeyinde yer alan bir adalar topluluğu. En büyük adası bizim kaldığımız Mahe.  Bugünkü nüfusu  90. 000.  Mahe adası deniz yüzeyinden dokuz metreye kadar  yükselen ve kimi kez tuhaf biçimler alarak kıyıya doğru inen granit kayalardan oluşuyor. Zaman içinde bu bölgede bembeyaz kum bir alanla  çevrelenmiş  irili ufaklı  mercan adacıklar da ortaya oluşmuş, değişik, alışılmadık bir manzara...

Eskiden  sadece balta girmemiş ormanlardan oluşan, dev kaplumbağaların, timsahların, vahşi kuşların  yaşadığı bu ada 18. Yüzyılda Fransızların bir kolonisiymiş. Fransızlar buraya yerleştiklerinde köle olarak Afrikalıları ve Hintlileri getirmişler. Ada 19.yüzyılda da   İngiliz'lerin eline geçmiş. İngilizler  diğer koloniler gibi burayı tahrip etmemişler  tersine sosyal devlet anlayışına uygun olarak  büyük yatırımlar yapmışlar. 1812 de de adadaki bütün kölelerin özgürleşmesini sağlamışlar. Afrika, Avrupa ve Asya kökenlilerin karışımından oluşan bu adanın yerlileri çok kültürlü  bir topluluğu oluşturuyor.

Ada ancak 1976 da sosyalist bir cumhuriyetin kurulmasıyla tam  bağımsızlığına kavuşmuş. İngiltere’nin dışında Fransa,  Amerika,  Çin, Sovyetler Birliği ve diğer Doğu blok ülkeleri de seksenli yılların sonlarına, yani sosyalizmin çökmesine değin  bu adaları desteklemişler. Diğer Afrika ülkeleriyle kıyaslanamayacak kadar zengin bir ülke. Öncelikle turizmden, biraz da tarımdan geçiniyor. Ancak yeşilliklerin çok yoğun olduğu bu adada tarım bölgeleri kısıtlı olduğundan halkın temel ihtiyaçları yine de  yeterli olarak karşılanamıyor, bu da  pirinç vb. temel gıda maddelerin yurt dışından getirilmesini koşulluyor. Gıda maddelerindeki fiyatlar da ithal oranına göre artıyor. Bu açıdan adadaki yaşam çok ucuz değil.

Anlatılanlara göre bu ülkeye diğer ülkelerin çeşitli projelerle yatırım yapmalarının en önemli nedenlerinden biri paranın doğru yerlere akması ve diğer Afrika ülkelerinde sık sık rastlanan yalan dolan rüşvet gibi olaylara pek rastlanmaması.

Adalılar  İngilizce, Fransızca ve Fransızcadan türetilmiş bir diyalektiği andıran  kreol dilini konuşuyorlar. Ama  Seselwa diye tanımladıkları bu  dil de  farklı gruplara ayrılıyor. Küçük bir burjuva kesiminin konuştuğu Fransızcaya çok yakın olan kreolca, halkın konuştuğu dil, köylülerin dili, Afrika kökenli köylülerin dili, medya ve politikacıların İngilizce sözcüklerin de karıştığı kreol dili. İlk okulda ilk dört yıl bütün dersler Seselwa yapılıyor, sonraki yıllarda ise sadece aile birliği ve vatandaşlık dersleri bu dilde sürdürülürken İngilizce ve Fransızca dilbilgisi geliştiriliyor.

Ülkenin en ilginç yanı çevrecilik  bilincinin çok yüksek olması. Çevrecilik, doğaya saygı anayasanın da önemli bir maddesini oluşturuyor.  Bu açıdan da eko turizm çok gelişmiş.  Ada on iki ay boyunca sürekli yeşillik ve  çiçek içinde.

Ne var ki vahşi kapitalizmin  egemen olduğu bir dünyada böyle bir cennetin olabileceğine ve bunun yaşatılabileceğine inanmak kolay değil. Adaların yüzde kırkı sit alanı olarak şimdiye değin koruma altında kalmış olsa bile  kapitalizmin bu ülkenin  geleceğini de nasıl  tehlikeye soktuğunu tahmin edebiliriz. Kitle turizmi bu tehlikenin önemli bir ayağını oluşturuyor. Yılda yaklaşık 200. 000 turistin geldiğini göz önüne alacak olursak tehlike çanları çoktan çalmış bile.

Yağmurun Arındırıcı Gücü

Seyşeller'de  sosyal devlet anlayışı  yerleşmiş.  Sosyal sistem söylendiğine göre  iyi. Adada yaşayan herkesin kendi arazisi ve evi var. Olmayanlara devlet bir ev vermek zorunda. Adalıların yıllık gelirlerinin yüzde yirmi beşiyle devlete borçlarını ödemeleri yeterli. Asgari en düşük gelir 500 Euro. Günlük yaşam çok ucuz olmasa bile  bu az sayılmaz. Çünkü sağlık ve eğitim parasız,  yakıta ihtiyaç yok, elektrik, su, vergi vb. giderler çok düşük.  Ancak son yıllarda   hayatın iyice pahalanmasıyla bir çok adalı iki meslek edinerek aşırı çalışmak zorunda kalıyor. Yine de dikkatimizi çeken adada tek dilencinin bile olmaması.

Sımsıcak insanlarla dolu bu cennet ülke hakkında okuduklarım çoğunlukla iç açıcı da olsa da yine de  soru işaretleri de oluşuyor insanın kafasında.  Yıllardır tek parti  sistemiyle yönetilen Seyşeller Cumhuriyeti’nde insanların yüzde kırkının  okuma yazması olmaması çok düşündürücü sözgelimi. İngilizler on yıllarca adaya yatırım yaparlarken asgari rahatı sağlamak için her şeyi düşünmüşler ama eğitime gereken önemi vermemişler. Bu kolonyal bir yaklaşımın bir sonucu belki de.

Eleştirel yazılarda yönetenler in medyayı  ve hukuk sistemini ele geçirmiş  olduğu, herkesin hükümet için çalıştığı, karşı sesler anında yok edildiği söyleniyor. Hapishane koşulları da  çok kötüymüş, insan hakları sürekli zedeleniyormuş. Kadına ve çocuğa  karşı şiddet, özellikle de aile içi şiddet  ise  yoğunmuş. Bir de insan ticaretinin  yaygınmış .  Bunları okurken içim kararıyor. Yağmurdan kaçarken doluya mı tutuldum?

Çocukluk ve gençlik yıllarında sürekli gördüğüm bir rüya vardı: Kaçış...Hep birilerinden, bir şeylerden kaçıyordum...Ben kaçıyorum beni kovalıyorlar.  Öylesine hızlı koşuyorum ki bir anda ayaklarım yerden kesiliyor, yükselmeye başlıyorum, evet uçuyorum, peşimdekileri geride çok geride bırakarak...Uçabilmek, uçmak ne güzel bir duygu! Kimi kez kovalayanlardan kurtulmak için kendimi denize bırakıyorum. Dalgalar beni alıp götürürken uzaklaşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Yıllar oldu bu rüyayı görmeyeli...Yaşadıklarıma uyum sağlamanın bir göstergesi mi?  Belki...Yine de kaçmak, uzaklaşmak duygusu bir özlem olarak hep var içimde...

Sağanak  başlıyor, bardaktan boşalırcasına. Gökyüzünün ve denizin büyüleyici renkleri kurşuni bir tabakanın içinde yitip gidiyor. Yağmurda sıcak denizde yüzmek farklı bir yaşantı. Sonra şemsiyelerin altında çıplak ayak  sıcak, hala sımsıcak olan  kumsal da yürümek, yürümek yürümek...

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak  özdeyişini unutuyorum.  Çünkü yağmur bütün olumsuz düşünceleri de alıp götürüyor.

Adalılar

Eski püskü, iyice  dökülen  bir otobüste keskin virajları hızla  dönerek buranın başkenti  Victoria'ya  gidiyoruz.  Her virajda otobüs  gıcır gucur sesler çıkararak sallanırken,  oturduğumuz yerden fırlamamak için sımsıkı minderleri patlamış koltuğumuza yapışıyoruz.

Otobüste tek beyaz biziz. Gözüm iki günde siyahlara öyle alıştı ki beyaz birilerini gördüğümde yadırgıyorum, dahası ne kadar çirkin olduklarını düşünüyorum. Gözümün önünde tuhaf bir anı canlanıyor: Köln trenindeyim. Karşımda  siyah bir aile. Üç, dört yaşlarındaki çikolata renkli küçük kızın elinde sarı saçlı bir bebek var, siyah bir kalemle bebeğin yüzünü boyuyor. Acaba küçük kız da benim gibi beyazların ne kadar suratsız olduklarını mı düşünmüştü?

Sahi bu ince uzun  güzel insanlarla karşılaştırdığımda ( tabii otobüsteki yan yana üç koltuğu kaplayacak kadar aşırı şişman olanları saymazsak ki, onlar da sürüsüne bereket) ne kadar zavallı bir görünümümüz var. Oysa beyazlar kendilerini her zaman daha üstün saymışlar, daha güzel, daha zeki, daha akıllı bulmuşlar.

Tabii zekanın da bin bir çeşidi var, buraya uygarlığı getiren İngiliz kolonyalistler yerlilerden belki daha bilgili ve akıllıymışlar. Ama bir çok konuda da onlardan çok şey öğrenmişler. Sözgelimi  binbir çeşit baharatı ve otlarıyla, çeşitli deniz ürünleriyle ünlü Seyşeller mutfağını herhangi bir Avrupa ülkesinin mutfağıyla kıyaslamak mümkün mü?  Deniz ürünleri, sözgelimi baş parmak büyüklüğündeki midyeler, yengeçler gerçekten olağanüstü. Sadece ekolojik ve taze olmaları değil  hazırlanışları da buralıların ağızlarının tadını bildiklerini gösteriyor.

Burada çok bol olan taze patates ve muzla da bin bir çeşit yemek ve tatlı yapıyorlar. Şekerkamışı plantajları olduğu için hiçbir kimyevi maddenin karışmadığı rom da üretiyorlar. Yüzde yüz ekolojik Takamaka romu çok ünlü.  Taze naneli, yeşil limonlu, buzlu  Mochito Kuba’da içtiklerimi hiç aratmıyor.  Biraları da çok lezzetli.

Adalıların en önemli özellikleri güler yüzlülükleri, yardım severlikleri, sakinlikleri  ve  inanılmaz iletişimsellikleri, leb demeden leblebiyi anlamları. Gürültülü insanlar hiç değiller ama birbirleriyle sohbet etmekten ya da gülmekten de hoşlanıyorlar. Genellikle kendi havalarındalar, turistlere kayıtsızlar, bir şey satmak ya da iletişim kurmak için çaba harcamıyorlar, ama bir şey sorduğumuzda da ellerinden gelen yardımı da esirgemiyorlar.

Yol boyu irili ufaklı palmiyeler, muz, vanilya, tarçın, badem ve hindistan cevizi ağaçlarından oluşan yeşilliğin bin bir çeşidi gözüme çarpıyor. Buranın özellikle muzları çok ünlü. Parmak büyüklüğünde bu sulu muzların inanılmaz  lezzetli bir tadı var. 

Dikkat çeken bir nokta da sokaklarda, kıyıda, denizde tek bir çöpün bile olmaması,  her yer tertemiz. Önlerinden dere akan irili ufaklı  kulübemsi evler yeşilliklerin içinde kayboluyor...Bazı evler gecekondular gibi atık maddeler ve tenekelerden yapılmış, çok yoksul ve külüstür  görünüyorlar.

Başkent Victoria küçük ve oldukça yoksul görünümlü  bir taşra kenti. Seyşeller nüfusunun  üçte biri  burada yaşıyor.  Victoria'nın bir hastanesi bir de 2009 da kurulmuş yepyeni bir  üniversitesi var. Üniversitede 200 öğrenci  işletme, hukuk, Fransızca ve İngilizce dallarında okuyorlar.  Şehirdeki dükkanlar tıpkı eski sosyalist ülkelerde olduğu gibi irili ufaklı, kapalı, karanlık  deliklerden oluşuyor. Vitrinleri olmadığı için ne dükkanı olduğu pek anlaşılmıyor bile, kepenkler kapandığında ise dükkanlar tam hiçliğe karışıyor. Reklamlara da hiç rastlamıyoruz.  Lokanta ya da kahve ise  parmakla sayılacak kadar az olduğu gibi oldukça da külüstür görünümlü. Ne dükkanların ne de kahvelerin albenili var.  Buna karşılık lüks görünümlü kocaman bankalar göze çarpıyor.

Süpermarketlere gelince pirinç, un, şeker, hindistan cevizi, sabun, su, taze patates, muz, Cola gibi temel erzağın dışında başka hiç bir şey yok. Bizim mahalle bakkallarında  bile daha çok şey bulunur. Haftada bir cumartesileri pazar  kuruluyor,  taze balık, meyve, sebze, baharat  satılıyor. İnsanlar sabahın köründe alışverişe gidiyorlar, bir iki saat içinde de pazar boşalmış oluyor.

Şehir denizi herhalde hiç sevmiyor ki iyice dışlamış. Turistik yatların kalktığı küçük bir liman ve şık bir yat kulübünün dışında hiçbir şey yok. Bir süre limanın iç kapayıcı çevresinde dolaştıktan sonraVictoria’nın dar sokaklarına dalıyoruz.  Çarşıya doğru giden nispeten daha genişçe  bir yolun iki  kenarında renk renk büyük teneke bidonlar çarpıyor gözümüze. Bidonlara alacalı bulacalı renklerde çiçek, meyve, sürüngen hayvanlar,  balık,  kuş, kaplumbağa ve göz resimleri yapılmış, aralarında teller,  paslı teneke parçaları, paçavralar  gibi atık malzemelerden yapılmış  figürler var, elinde bir mızrak olan bir savaşçı, dev bir kaplumbağa...

Otobüslerin kalktığı garajın orada ise  göz alıcı renklerde silme duvar resimleri var.  Günlük yaşamdan yarı soyut yarı gerçekçi görüntüler, siyah insan figürleri, dans edenler, müzik yapanlar, ellerinde  renk renk şemsiyelerle yağmurdan kaçanlar, yolda bekleyenler...Bazı resimlerin altında felsefi ya da öğretici yazılar göze çarpıyor.  Özellikle uyuşturucuya karşı uyarılar dikkatimi çekiyor. Yazılardan biri belleğime yerleşiyor: “Bir şeyi beğenmiyorsan değiştir, değiştiremiyorsan kendi duruşunu değiştir”.

Victoria’da sanatın pek gelişmemiş olduğu söylense de gördüklerimiz tersini söylüyor. Ama el sanatları  Karayip’te sözgelimi Kuba’da olduğu gibi gelişmemiş. Tahtadan yapılmış  turistik eşyalar ya da encik boncuğun hiç biri güzel değil.

Yolda yürürken yan yana  çeşitli ibadet yerleri görüyoruz : Bir kilise, bir camii, az ötede de bir Hindu tapınağı....Fal, büyü gibi batıl inançlar da yaygın. Farklı kökenlerden gelen farklı dinleri olan insanların barış içinde  yaşadıkları bir ülke burası. Masal gibi geliyor kulağa.

En önemlisi de ataları ister tüccar olsun ister korsan, ister köle ister sürgün adalıların hepsinin eşit  haklara sahip olması. Siyahlar ve beyazlar arasında da ayrımcılık yok. Din çatışması  da yok.  Yalnızca kilisenin çevresindeki  yüksek dikenli tellere anlam veremiyoruz. Adada çoğunluk katolik.  Pazarları düzenli olarak kiliseye gidiyorlar. Şehrin çıkışındaki mezarlığın renk renk çiçeklerle dolup taşması da adalıların dinlerine bağlı olduğunu gösteriyor.

Hindu tapınağı  ise doksanlı yıllarda  yapılmış. İçerisi de  tapınağın dış  görünümü kadar renkli.  Renkli ve tombul Buda figürlerinin  önünde yanan irili ufaklı mumlar ve tütsüler.  Bütün tapınağı saran hoş bir koku var. Bir Hindu keşiş dua ediyor. Her yerde küçük meyve tabakları içinde çeşit çeşit meyveler. Huzur verici, hoş bir atmosfer.

Seyşeller’de  kadın erkek ilişkileri çok  rahat. Bir çok çiftin nikah koymadan bir arada yaşaması, erkeğin bir kaç sevgilisinin olabilmesi, kadınların farklı erkeklerden  çocukları olması cinsel açıdan kurallar ve  yasaklarla kısıtlanmamış özgür bir yaşamın içinde olduklarını gösteriyor. Ayrıca eşcinsel kültürü olmasa bile eşcinsellere karşı onları dışlamayan bir bakış var. Aslında  bundan kısa bir süreye kadar eşcinsellik İngiliz kolonyal sistemin etkisiyle  yasal olarak hapisle cezalandırılıyordu ama bu kağıt üstünde kalmıştı. Geçen yıl  bu madde değiştirilerek eşcinsellik  yasal olarak kabul edilmiş.


  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :



+ Benzer Haberler
» Kurban Bayramı’nda ayrıcalıklı tatilin adresi Divan otelleri
» Türkler tatile çıkınca haber detoksuna giriyor
» Tuzla, Viaport Marina ile deniz turizminde devler ligine çıktı!
» Four Seasons Hotel Sultanahmet dünyanın en iyileri arasında
» Prontotour ile kalimera komşu
» Hafta sonu tatilinizin yeni lokasyonu Jiva Beach Resort
» Tatil valizinden daha önemlisi evinizin güvenliği
» D-Resort Göcek’te yaz sezonu müziğin ritmiyle devam ediyor
» En güzel mevsiminde, Baltıkları keşfedin
» Kolombiya Kültürü bomontiada’da
» 4 Ülke 7 Şehir ve sadece bir tur
» Masallar şehri Fas’ı uçan halılarla gezmeye ne dersiniz?
» Yazın tadı Ukiyo’da bir başka!
» İzmir’in çevreci oteli Ramada
» Şimdi Akdeniz zamanıdır
» Dünyanın en kalabalık şehirleri
» Kusursuz bir tatile hazırmısınız?
» Yeni ve özgün çevre gezileri
» Romantik balayı rotaları
» LUX* Bodrum, Beach Rouge ile eğlenceyi yeniden tanımlıyor
» Boyalık Beach 4 yaşında
» Tatlı yaz kaçamaklarının adresi: Wish More Hotel Istanbul
» Bodrum’da eğlencenin yeni adresi: 29 Food Bar!
» Dünyanın en büyükleri geliyor
» Divan Ankara yenileniyor