YAZARLAR Füsun SU
12
14
16
18
05/07/2018 14:42
Penisini kesip yedirelim mi?

Son günlerde duyduğumuz haberler çivisi çıkmış düzende canımızı daha da çok yaktı.

Haberlere denk geldikçe sakin kalmakta güçlük çektim. “Şu anda elime geçirsem paramparça ederim, yağlı kazığa oturturum, penisini kesip kendisine yediririm” dedim. “Buna izin verenleri, buna göz yumanları, buna teşvik edenleri lime lime eder, öldürmeden süründürür, işkence ederim” dedim.

Sonra derin bir nefes aldım burnumdan, ciğerlerimin içinde bir süre tuttum bu nefesi ve yavaş yavaş bıraktım dudaklarımın arasından. Defalarca ve defalarca tekrarlamak zorunda kaldım, taa ki sakinleşene kadar…

Eğer dünyadaki tüm nefret ve öfkeyi bitirebileceğimi bilsem, hiç durmaz ve yukarıda söylediklerimi harfiyen yerine getiririm.

Ancak biliyorum ki, yeryüzündeki acıyı bitirebilmek için, Facebook profillerini karartmak, medyada, sosyal medyada savaş boyaları sürerek nefretle kan kusmak yeterli değil. Şeriat çığlıkları atarcasına, modern hukuk düzenini yok saymak yalnızca yeni acılar doğurur. Suçluları, hatalıları darağacında sallandırmak bu gidişe son verir mi? Hak ve hürriyeti yok sayan, demokrasiyi görmezden gelen zihniyetle mi önleyeceğiz yeni suçları?

Korku imparatorluğunu büyütmekten öte işe yarar mı idam çığırtkanlığı? Dünya üzerindeki istatistikler ölüm cezasının caydırıcı olmadığını gösteriyor.  Suç, yaşarken cezalandırılmalı. Ceza ise kötülüğü büyüterek, işkence yaparak, şeriat kanunları uygulayarak işe yaramıyor. İnsan olmayı öğrenerek ve öğreterek suç ve suçlunun varlığına engel olunabilir. Aklımızı, duygularımızı ne kadar yönetebildiğimiz bizi insan yapar. İnsan korktuğu için kötülük yapmazsa hala kötüdür. Ama beyninin hiçbir hücresine kötülük tutunmadığında gerçek insanlık deneyimine ulaşabilir.

Ayrıca, kimse suça, suçla, suçlu olarak doğmaz. Eğitilmemiş, yanlış yöne sapmış, insanlığını unutmuş zihinler, insanlıktan çıkarlar ve ortaya SUÇ çıkar. Eğitim şart, önce eğitim şart. Okullarda matematikten, coğrafyadan, kimya ve fizikten önce insanlığın, insan gibi yaşamanın kurallarının, birbirine ve kendine saygılı olmanın öğretilmesi gerektiğine inanıyorum.

Hakkı Yalçın bir yazısında çok güzel özetlemiş aslında, “şarkılarımız bile değişti. Eskiden sizli, bizli ‘bir bahar akşamı rastladım size’ diye şarkı söylerken, artık ‘Allah belanı versin’ diye şarkılarımız var artık.” demiş. Değişim işte böyle yavaş yavaş oluyor; düşüncelerimiz, şarkılarımız, sözlerimiz, filmlerimiz değişiyor, insanlıktan çıkıyor önce. Oysa Zülfü Livaneli şarkısında olduğu gibi “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”

Ezbere dayalı eğitimin, ahlağı yitmiş din dersinin, sosyal hayata yansımayan eğitimin kime ne faydası var? Nelson Mandela’nın dediği gibi “eğitim dünyayı değiştirebilecek en güçlü silahtır.” Ancak, eğitim öz-değerlerden yoksunsa yalnızca daha zeki canavarlar yetişmiş olmuyor mu? Hakikatin peşine düşen zihinler, mutlak doğruyu arayan kalpler için kibirsiz, sade, alçak gönüllü, temiz kalpli, hoşgörülü ve irade sahibi olmak öğrenilebilen şeyler aslında. Bunun tersi de ne yazık ki öğrenilebilen bir durum, yani öfke ve nefret, kısaca kötülük öğrenilen bulaşıcı bir hastalık…

Aklıma 1979 yılında gösteri sanatları dalında tarihe geçmiş olan bir performans geliyor. Marina Abramoviç, “Rhythm 0” adını verdiği gösteride, yanında bulunan bir masaya çikolatalı kekten, kesici alete kadar çeşitli eşya ve materyal yerleştiriyor ve olduğu yerde saatlerce sabit kalıyor, kıpırtısız duran ve hiçbir tepki vermeyen sanatçıya kimisi kek yedirmeye çalışıyor, kimisi eline gül veriyordu. Abramoviç ise cansız bir obje gibi hareketsiz kalarak kendisini yaşayan bir sanat eseri olarak empoze ediyordu 6 saat sürecek olan bu gösteride. İzleyenler çok nazik ve duyarlıydı gösterinin başlarında. Saatler sonra izleyicilerden bir kadın Abramoviç’in yüzüne hafif bir tokat attı ve sanatçı hala tepkisizdi. Giderek daha sert tokatlar, tırmıklamalar başladı ve sanatçı hala hiçbir reaksiyon vermiyordu. Az önce eline gül tutuşturanlar bile, karşılarında savunmasız birini fark ettiklerinde olayın rengi değişmeye başladı. İzleyici kadınlar ve erkekler, önce başına silah dayayıp, sonra silahı eline tutuşturdular Abramoviç’in. Tacize başladılar, kalçalarına elleyip, memelerini sıkıştırdılar, üzerindeki kıyafetleri parçaladılar. Yüzüne, boynuna yazılar yazdılar, gözlerinden akan yaşlara aldırmadan ve hala hareketsizdi sanatçı. Hiç hareket etmemesinden faydalanıp cansız manken gibi taşıdılar sağa, sola, hatta bir adam masaya yatırıp tecavüz etmeye yeltendi, kadının biri karnını bıçakla çizdi Abramoviç’in.  Yine vicdanlı tek bir insan çıktı ve kadının gözyaşlarını silerek, üzerini örttü. Bu kez sağduyulular çoğaldı, az önce aynı işkenceyi yapan topluluk içinde ve kadını giydirdiler, başını okşadılar. 6 saat içerisinde bir kapalı odada, bu performans sanatı sanat olmaktan çıkarak sosyal bir deneye dönüşmüş oldu. Bu da gösteriyor ki, ihtiyacımız olan tek ve gerçek şey, iyi niyetlerimizi birleştirmek, çoğaltmak ve insanlığımızın karanlık yönünü sağaltmak… Aslında tüm yaşamımız eğitimdir ve yaşamın sonu sınavdır. Üstelik öz değerlerin farkına vararak kendimizi yoklamak ve düzeltmek için hiçbir zaman geç değildir.

Acımızı yaşamak normal ve insanca. Ama acımız bize ışık olur, yol gösterir de  “ben ne yapabilirim?” diye sorar ve değişirsek dünya değişmeye başlar. Burada dersimiz ‘yeni suçların ve suçluların üreme potansiyelini yok etmek’ olmak zorunda.  Ruhumuz, zihnimize esir olmaksızın bedeninimizin efendisi olduğunda, içsel gücümüze sahip çıkarız ve zihnimizi kötüye teslim etmeksizin yapıcı düşüncelere yöneltebiliriz. Gerçek gücü içeren özgürlük, zihnimizin kölesi olduğumuzu fark ettiğimizde gelir.

Peki tüm bu acının içinde “ben” gerçekten ne yapmalıyım?

Eğitim şart dedim, ancak eğitim yalnızca devletin, büyük kurum ve kuruluşların sorumluluğu değildir artık. Sen de, ben de sorumluyuz ve her birimiz çok büyük yaratım gücüne sahibiz.  Her gün, her an, her fırsatta, bir insanın daha aydınlık, daha eğitimli, daha bilgili, daha sevgi dolu olması için önce kendi farkındalığımıza ihtiyacımız var. Bu inancımız düşünceye, söze ve eyleme dönüştüğünde, tek bir insanın daha kendi insanlığının farkına varmasına vesile olduğumuzda, bir ışık yakmış olacağız.

Minicik cansız bedenler hala sarsmıyorsa bizi ve hala ağzımızdan salyalar akarak elimizde savaş baltaları sallıyorsak, hala insan olmayı hatırlamak yerine cellatlara dönüşüyorsak, suçlular da olmaya devam edecektir. Çünkü cellat varsa, suçlu da var olacaktır.

Seçimlerimi her an iyilik, güzellik ve sevgiden yana yapabilirim. Sevgi deyince, canımlı cicimli çiçecik, böcecik kaplı, vıcık vıcık, koşullu bir sevgiden söz etmiyorum. Ya da sorumluluklarımızı bir yana bırakıp “bir kereden bir şey olmaz” diyerek, görmezden gelmekten de söz etmiyorum. Suç ve ceza içeren değil, hata ve düzeltme içeren bir yolculuktan söz ediyorum. Bağışlamanın gücünü içeren bir sevgiden söz ediyorum.  Mesela, sosyal medyada beğenip onayladıklarımızı değil de, acı, nefret, kan kokan paylaşımları daha çok yaparak, yayılmalarını sağlayarak, iyi ve güzeli desteklemek yerine, yerdiklerimizi farkında olmadan çoğaltmış olmuyor muyuz?

Bugün ya da yarın, fark etmez; beden toprak olur, hayat devam eder. Bizim bu bedeni doğaya teslim etmeden önce insanlığa, hayata ne kadar sevgi kattığımızdır önemli olan.

Kayıpların ailelerine, yakınlarına, kalbinde sızı bıraktıkları tüm insanlara Allah’tan sabır diliyor ve suçluların kısa zamanda hatalarından uyanabilmesini diliyorum…

“füsunSu kimdir?” diye merak edenler için benden birkaç cümle :

Antalya’da Füsun Balta olarak doğdum. ODTÜ’de Mimarlık, İÜ’de Müzikal okudum. Füsun Coşkun olarak kariyer yaptım, müzik yaptım. Yine Füsun Coşkun olarak, Eurovision, Discovery vb yarışmalar sonrası “Sarhoş” albümümü yayınladım. TRT FM’de canlı, naklen konserler yaptım. “Dünyanın en muhteşem deneyimi” diye nitelendirdiğim kızımla birlikte BÜYÜ’meyi seçtim. Bir gün kanserimle tanıştım, duvara tosladım, ALTÜST oldum, paramparça oldum. İyi ki de öyle olmuş. Yaşamımda yanlış yere oturmuş olan tüm parçalar doğru yerlerini buldu, bulmaca çözüldü. Hayatın altı ve üstü birdi, belki daha iyiydi. Kanser dönemi faydasını gördüğüm nefesle ve zihin dönüşüm sistemleri ile YOL  alıyorum.  2015 yılında “DNA”  isimli, kendi dönüşüm hikayemi anlattığım albümümle müziğe geri döndüm. Tüm isimleri geride bıraktım, en DERİN NİYET’im AŞK’la, “ SU ” olup akmayı, su gibi her şeyden aşağıda ve kayaya şekil verecek kadar güçlü olmayı seçtim, füsunSu oldum…  2016’da “UMA”, 2017’de “BÜYÜ” ve 2018’de OYUN isimli üçleme albümlerim yayınladım.

Müzisyen, nefes terapisti, bir de www.guncelkadin.com.tr‘nin verdiği  “yazarlık” sıfatı ile size ulaşıyorum. Kalbinize AŞK’la dokunabilirsem ne ala…

www.fusunsu.com  ‘dan ve     https://www.facebook.com/fusunsubyfusun/  isimli sayfamdan bana ulaşabilir ve takip edebilirsiniz  http://bit.ly/2oWZtkM    kendi YOL’culuğumu anlattığım tüm müzik videolarımı buradan ( youtube  “füsunsu official”   kanalımız )   izleyebilirsiniz.

Paylaşım ve dönüşümlerinizi merakla ve sevgiyle bekliyorum.

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :