YAZARLAR Füsun SU
12
14
16
18
09/10/2017 21:11
Bu evin müdürü benim

“Anne ben bizim evdeki eşyaları hiç sevmiyorum, hepsi çok eski…”

“Aaa! Gerçekten mi sevmiyorsun? Ben bunları çok severek almıştım ve çok rahat olduklarını düşünüyorum. Aslında yeni gibi duruyorlar. Sen neden sevmiyorsun acaba?”

Böyle başlayan bir diyalogla, uzunca bir süre konuştuktan sonra, aslında dömi-klasik mobilyayı sevmediğini, modern mobilyayı tercih ettiğini anlayabiliyorum 11’ine yaklaşan kızımın. Ve ben de aynı yaşlarda bizim evi klasik bulduğumu hatırladım.

Tabii ki bu konuşma uzadı, şekil değiştirdi, bambaşka yerlere vardı. İyi kötü birkaç üniversite, bolca kitaplar, eğitimler ve uzunca bir yaşam tecrübesi dahilinde edindiğim bilgiler ve kendi karakteristik doğam harmanlanınca, birçok yaşam deneyimini sorgular hale geldim. Dolayısı ile bu yazıyı kaleme alırken, üstteki diyalogda yanlış olanı, şimdi görebiliyorum.

Yanıtım şu şekilde olmalıydı :

“Mobilyalarımızı sevmediğini mi söylüyorsun? Bu fikrinin sebebini benimle paylaşabilir misin?”

Bunu nereden mi biliyorum? Tabii ki pedagoglardan, kitaplardan. Buradaki cümlelerin kuruluş sebebi, çocuğun kendi duygusunun tam olarak farkına varması ve bu duyguyu tanımlama fırsatını ona  vermek ve o duyguyu gözden geçirmesini sağlamak. Yani aslolan eşyalar değil, onun bu eşyalarla ilgili hissettikleri.

Ama kaçımız, çocuğumuzla diyalog bir yandan akarken tam olması gereken formatı yakalayabiliyoruz acaba? Üstelik de küçüklüğümüzde neredeyse fikir beyan etmemize bile izin verilmeyen ortamlarda yetişmişken.

Sıradan bir anneyim, bir çoğunuz gibiyim ya da bir çoğumuzun çeşitli farklılıkları var.  Benim annelik tecrübem, 40’ıma merdiven dayamışken başlayan serüvene dayalı. Muhakkak ki davranış modelimde doğrular ve yanlışlar iç içe. Elbette hepimiz her zaman doğru ve güzel davranmayı, isteriz. Ama bu doğru kime göre, neye göre?

Neyse, mobilya konusu ile gündeme gelen konuşmanın aslında öncesi var.

İlkokul 2 . sınıfta düzenlediğimiz odasında makul küçük değişikliklerle başladı bu yolculuk. Daha doğrusu ben teklif etmiştim, odasını istediği gibi dekore etmesini. Çünkü artık genç kız oluyordu. Kızım Talya yalnızca duvar rengi, boy aynası, çalışma masası ve birkaç ufak tefek değişiklikle yetinmek istedi. Ama ısrarla, 120 santimlik yatağının yerine daha büyüğünü istiyor oluşuydu. Benim odamdaki 2 metrelik yatak ona daha konforlu görünüyordu. Ve odalarımızı değiştirmemizi istiyordu. Bunun mümkün olamayacağını değişik zamanlarda anlatmaya çalıştım. Çalıştım diyorum, çünkü meselenin onun tarafından anlaşılamadığını sonradan anladım.

Sıcak yaz aylarında oluşumuz, bir de odasına klima talebiyle mesele değişiyordu. Klimanın sağlıksızlığı ve evimizin aslında çok sıcak olmadığı ve evde tüm kapı pencereleri kapadığımız zaman tüm eve yetebilen 2 klimanın yeterli olduğunu anlatmaya çalışırken, o hala ısrarla en güzel, en geniş, en serin odanın bana ait olduğunda ısrarlıyken.

Sonra kusmuk rengi ve bok rengi olduğunu söylediği duvarlarımızdan girip, bu evde herşeyin sırf benim isteğime göre yapıldığına kadar getirdi konuyu. Gerçi tüm eşyaları o doğmadan önce almıştık. Yeni bir mobilya alımı yapılmamıştı son yıllarda ve yakın gelecekte de böyle bir planım yoktu.

Babasının eviyle kıyaslıyordu her bir detayı. Birlikte yaşadığımız evin 12 yıl önce o zamana göre yapıldığını, babasının evinin henüz yeni ve farklı yapıldığını, herkesin, her evin, her ailenin farklı zevkleri ve kullanımları olduğunu falan anlatmaya çalışırken, o algısında “neden mobilyalar ve duvarlar benim istediğim şekilde yapılmıyor” fikrine odaklanmıştı.

Bebekliğinden itibaren maddi manevi tüm olanaklarım dahilinde, kızımı istemediği hiçbir ortamda tutmadığımı, her programda, organizasyonda, şimdiye dek hep onu merkeze koyduğumu fark ettim. Onun uyku saati odaklı akşam eve misafir bile kabul etmiyordum. Tatile ya da yemeğe giderken hep onun seveceği yerleri seçiyordum. Birçok anne haftasonları ya da akşamları alışverişe, arkadaş toplantılarına çocuklarını götürürken, evde yardımcı olması sebebiyle, kızımı yalnızca keyif alabileceği ortamlara götürüyor, onun sıkıldığı ve benim de zaten sevmediğim alışverişlere onu sürüklemiyordum. Ya da bir arkadaşımla buluşacaksam ve ortamda hoşnut olmayacağını seziyorsam, zaten evde zaman geçirmeyi çok sevdiği için onu yine bakıcıyla bırakıyordum. Ya da birlikte oyun oynayacağımızda onun istediği oyunları, onun kurallarıyla oynuyorduk. Yatılı gelecek anneanne ve büyükbaba bile sağlık vb zorunluluklar dışında kızımın da onayıyla geliyorlardı. Bu bir yere kadar, bir yaşa kadar iyiydi belki ama hayat ona ileride bunları sunmayabilirdi. Okul, arkadaş, iş çevrelerinde merkezde hep o olamayacaktı. Üstelik bir de yalnız anne modeli gelişince daha da çok kızımın üzerine düşerek onu yoğun sevgim ve ilgimle belki de sıkıyordum.

Bütün bunları anlatma sebebim, doğru bildiğimiz yanlışlar. Örneğin pedagog bana “siz mevcut hayatınızı yaşayacaksınız, o size uyacak” dediği zaman bu bana korkunç görünmüştü. Kaç yılın üstüne çocuk sahibi olmuştum, tabii ki kızıma göre yaşayacaktım falan.

Oysa uçakta bile derler ki “acil durumda oksijen maskesini önce kendinize sonra çocuğunuza takmalısınız”

Sonuçta, sözel anlatımlarım yetmeyince ve demek ki enerji olarak da onu bu konuda tatmin edememiş olsam gerek ki, nihayetinde bu konuyu noktalamam gerekti.

“Bak annecim, okulda her sınıfın öğretmeni vardır bir de müdür, değil mi?” işte ben bu evin müdürüyüm. Her türlü fikrini seve seve dinlerim, bazen birlikte kararlar alırız. Bazen belki senin dediğin mantıklı gelir ve senin dediğini kabul ederim. Ama şunu bilmelisin ki, bu evin müdür benim. En son karar bana aittir” dedim.

Bunları söylerken onu incitiyor muyum diye düşünürken, sonradan şimdiye dek bu anlamda büyük bir otorite boşluğu yaratmış olduğumu fark ettim. Zararın neresinden dönersek kardır, öyle değil mi?”

“Bu evin müdürü benim”

Not: bu yazı sıcak günlerde yazılmış olup, yayına girmesi, ben unuttuğumdan dolayı gecikmiştir J

“füsunSu kimdir” diye merak edenler için benden birkaç cümle :

Yaz sıcağında, Antalya’da Füsun Balta olarak doğdum. ODTÜ’de Mimarlık, İÜ’de Müzikal okudum. Füsun Coşkun olarak kariyer yaptım, müzik yaptım. Yine Füsun Coşkun olarak, Eurovision, Discovery vb yarışmalar sonrası “Sarhoş” albümümü yayınladım. TRT FM’de canlı, naklen konserler yaptım. “Dünyanın en muhteşem deneyimi” diye nitelendirdiğim kızımla birlikte BÜYÜ’meyi seçtim. Bir gün kanserimle tanıştım, duvara tosladım, ALTÜST oldum, paramparça oldum. İyi ki de öyle olmuş. Yaşamımda yanlış yere oturmuş olan tüm parçalar doğru yerlerini buldu, bulmaca çözüldü. Hayatın altı ve üstü birdi, belki daha iyiydi. Kanser dönemi faydasını gördüğüm nefesle ve zihin dönüşüm sistemleri ile YOL  alıyorum.  2017 yılı Şubat ayında, “DNA”  isimli, kendi dönüşüm hikayemi anlattığım albümümle müziğe geri döndüm. Tüm isimleri geride bıraktım, en DERİN NİYET’im AŞK’la, “ SU ” olup akmayı seçtim, füsunSu oldum…  Mayıs ayında “UMA” isimli, yine kendi UYAN’ış yolculuğumu anlattığım üçleme albümüm sizlerle buluştu. Ve geçtiğimiz günlerde BÜYÜ isimli üçleme albümümü yayınladım.

Müzisyen, nefes terapisti, bir de www.guncelkadin.com.tr‘nin verdiği  “yazarlık” sıfatı ile size ulaşıyorum. Kalbinize AŞK’la dokunabilirsem ne ala… 

www.fusunsu.com     ‘dan ve     https://www.facebook.com/fusunsubyfusun/  isimli sayfamdan bana ulaşabilir ve takip edebilirsiniz.     http://bit.ly/2h5paz2     ( youtube ‘ta     füsunsu official   kanalımız’dan )  kendi YOL’culuğumu anlattığım tüm müzik videolarımı izleyebilirsiniz.

Paylaşım ve dönüşümlerinizi merakla ve sevgiyle bekliyorum.

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :