YAZARLAR Demet Ulutaş
12
14
16
18
14/06/2017 18:25
Bu Benim Şiirim, Hayat Hikayemin Tasviri…

Neden endişeleniyorum, bilmediğim bir yerde olduğumdan mı? Bilmemekten mi? Ben “bilmediğini bilmek, bilmeye açılan kapı tokmağıdır” derim. Bilmiyorum. Peki bilmek istiyor muyum, bunu da bilemiyorum, ne çıkmaz tezatlık...

Derince nefes aldım ve onu bıraktım... Kabullenmek bu mu? Adım atmalı ve kabullenmeliyiz... Gerçeklik bu mu? Peki ben kimim, ben ben miyim yoksa başkalarının, öğretmenlerimin, ailemin, çevremin dayattığı, yansıttığı, işlediği bir bez miyim? Ben kimim? BEN HİÇ KİMSEYİM.

Özgür olmak hareket alanı kısıtlığında, dar bir dört duvar arasında, karanlık bir mahzen içinde bile aydın olabilecek düşünsel bir çevre yaratıp, düşünerek, yargılayarak, silip düzeltmek ve istemsizce de olsa yargısızca hüküm verebilmektir. Ben bedenselliğimin kıstaslarında hapsoldum ama ruhumun düşünsel dengesinde ıssız bir deniz ortasında özgürüm. Aynı zaman da esir.

Önce düşünüyorum, iç görüme bakıp duyumsayıp anlıyorum ki ve ben yanlış eğitilmişim. Bana kalıplar yerleştirilmiş, yapmam ve yapmamam gerekenler dayatılmış, ahlak ve ahlaksızlık adında din paradokslarıyla sarmalanmış, sınırsız gibi görünen ama kalın zincirlerle bağlı düşünsel esaretlerde işlenmişim. Her şeyi bilmek için hiçbir şeyi bilmemek gerekir. Beni eğitenler kendi önsezi dayatmalarını, kişisel dürtü ve değerlerini benim içime dayatmış, bir kalıp gibi ince ince dokunup, şekillendirmiş... Ben kimim? ONLAR MI?

İzliyorum ve dinliyorum. Geçmişle yaşamak ne kadar tahrik edici. Geçmişi anımsamak, yargılamak, dayatmalar koymak, hüzünlenmek, geçmişi hayalde gerçek dışılığa itelemek, gerçeklikle bütünleştirmek. Gelecek o kadar cazip değil. Özellikle geçmişiyle yüzleşip hayat düzlemlerinde değişmeyen, değişemeyen, hissiz, basit alanların farkındalığında olup o basitliklerin hayat dengesini ayakta tuttuğunu fark ettiğinde, insan gelecek düşlerine kapılmayı gönül rızasıyla kabullenmiyor. Dayatmalar bile çekicilikten çok zorakilikler yaratıyor ve bu da insana mutluluk, heves ve sürpriz bir gelecekten çok, geçmişin yansıması olan karanlık, puslu bir geleceği hayal ettiriyor. Bu da hayat dengeni geçmişle kurmana sebep oluyor.

Korku ve cesaretin aynı temel denklemi kurması, aynı kalıptan çıkması ne kadar harika ve ilgi çekici... İnsan hem korkak hem de cesaretli olabiliyor. Ancak yanlış parametreler, sapmalar, karanlık tarafı görmekten doğan korkuyla daha çok içine sindirmeye sebep oluyor. Korkuyor muyum? Elbette!..

Korku içimde süzgeç misali damla damla akıyor, damarlarım onunla hayat bulmaya alışmış, alışkanlıklar zaaflardır ve ben zaaflarımla yürümeyi onsuz yürümeye tercih ediyorum. Yanlışlarımı, hatalarımdaki tezatlıkları, duygularımdaki dayatmaları, ahlaki yanımın işlenmiş motiflerini, duyularıma tek tek konulmuş ezgili nağmeleri fark ediyorum. Ancak zaaflarıma olan düşkünlüğüm aç kurt gibi içime alıp damarlarımda akmasından başka bir işe yaramıyor. Hatalarımın bilincindeyim, onu çözecek ilmikleri görebiliyorum ama yine de onu çözmek yerine daha çok ilmikle dolduruyorum. İşte, korkunun yarattığı, düşünsel özgürlüğümün açıkladığı kimliğim budur. Ben kimim? BEN HERŞEYİM.

Düşsel özgürlüğümde, geçmişe duyduğum açlıkta kalıp kendi yarattığım evrenimde sürpriz hayat riteülinde kalmayı ve hiç kimseyle paylaşmayıp bencil biri olmayı seviyorum. Ancak bilinme isteği insanın en gizli tapularından, hayallerinden biri olduğu gerçeğine olan bilincimle tanınmak, anlaşılmak, karşı çıkılmak, ezilmek, yüceltilmek, yargılanmak ve alkışlanmaya olan gizli açlığımla yazıyorum. Ben kimim? BEN HERKESİM.

Ne çok ben var, kendisi gibi olanların bulunduğundan haberdar olmayan... Kendi düşüncelerindeki açlığı notasal yazılımlarla işlenmiş ruhsallığında içindeki en karanlık, en ulaşılmaz tarafa gizlemiş, açığa çıkmaması için ona dayatılmış, öğretilmiştir. O kendisine sinsice yavaş yavaş anlatılarak benimsendiği gibi üzerine binlerce kapının kilitlerin çevrilmiştir ve bunu o kadar doğal, o kadar basitçe yapmıştır ki kendi içindeki dürtülerin, ifadelerin, değerlerin, isyanların, haykırışların farkında değildir. Ben fark ettim mi? Evet. Peki ne yaptım? Hiçbir şey... Neden? Değişmezliğe duyduğum açlık ve alışkanlıktan...

Çünkü o kadar korkuyoruz ki, değişmeyen her şey bize güzel, mantıklı ve anlamlı geliyor. Değişim rüzgarlarıysa felaket, kaybediş, feda etmelere dönüyor. Ve korku ah o lanet olası, o bir sözcükle başlayan kalıp...

Daha küçükken bize dayatılan “yapma, canın yanar”, “sen onu öğrenemezsin”, “biz böyle yapmayız”, “bu şöyle olmalı”... Birisi bile yeterli cesareti kırmaya, değişimsiz bir hayatı bekleyip kabullenmeye ve tersinden çekinip, mahzenlerin iç karartıcı hülyasında istemsizce diz çöküp kapanan kapının açılmasını beklemeye... Ve kimse açmak ya da kapamak için kendi eylemlerini oluşturmaz, sonucu kendi yaratmaktansa başkalarının elindeki oyuncak olmayı tercih eder. Neden? Geçmiş yüzünden, ona dayatılanlarla kurdukları bağlar yüzünden... Çözüm? Bilmek, kabullenmek... Bilmediğini özümsemek, kabullenişi reddetmek...

Evet, tüm çözümleri biliyorum. Çünkü ben geçmişimdeki dayatmalarımda, zoraki konulmuş hatalarımı fark ettim ama kaçmak için eylem içindeyken orada bir ışıkta gördüm. Kapıdan çıkmak için adım atarken o ışığa bakmak için geri adım attım. Kafamı uzattım ve ışığa doğru eğildim. Peki ne mi gördüm! O benim umut ışığımın yansımasıymış ona bakar bakmaz sönüverdi... Ve ben kendi karanlığımda kör oldum.

Bu benim şiirim

hayat hikayemin tasviri

bir çeşit günlük defteri

Ben!

 “benci” olmanın sınıfıyım Ben

ben bir Primat değilim

bir insan da değilim aslında

insan olmanın en zayıf halkası

duygu segmentlerinden örülmüş bir surum

bir zamanlar güçlüydüm ama zaman kıskacında

tıkandım, bir boşluk ve uyuma…

 Ben olmayı unuttum

ve yitirdiğim insanlığımı acıyla da olsa

bir boşlukla anımsıyorum.

Beni anlatan açıklayıcı tümce budur

ne olmayı düşünmüşsem o olmadığımın basit bir yansımasıyım.

Yılları deviren ve sızıntılarını kapatamamış bir fıçıyım.

Hala ümit var! Ah!

Evet, hala ümit var.

Ama nerede? İşte o aşikar…

Nerede insanlığım?

Nerede yitirdiğim yanım?

 Duygularım sessiz, kimsesizliğim ben

durgun ve sükunetliyim

iç sesimin kalabalığına rağmen

isyanlığım derinlerde duruyor.

Mahzenlere kapatılmış

vurgunla vurulmuş

sükunetli ve sessiz

doyumsuz ve aç

Ah ne kadar açım ben!

Ben’e, benliğime…

 Aç ve doymayan bir midedir yüreğim

ve bazen arada bir midye çıkarırım

sessizce bir köşede durur, ya da

gürültünün tam ortasında

dalgın hayallerle dolar, midye çıkartırım

telaffuzuz, hecesiz, dilsiz

kendi iç sesimde kalırım…

 İşte benim hayallerimin kapısı budur

ne zaman acıkacağı belli olmaz

sessizce derinden gelir ve kalır

ince bir hesap gibi durur hayatımda

Ben, benim hikayemin tümüyümdür.

 Durdum, dondum, sustum

ne acı…

Ne kederli bir acı benim iç dünyam

insanlığıma duyduğum açlıkla dolu!..

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :