YAZARLAR Demet Ulutaş
12
14
16
18
15/11/2018 08:40
Ay düştü 1

Ayım düştü’ diye haykırdı orta yaşlı adam, kuyunun dibinden sonsuzluk gibi uzanan kurak kuyuya. ‘Ayım düştü, ayım düştü’

Gözyaşları akarken yaralanmış parmaklarının arasından kanlar akarken, sanki biraz daha dökülsünler diye sımsıkı taşları tutarken, ciğerlerindeki son kelimeleri akıtmak arzusuyla başını eğip kuyuya tekrar haykırdı avazı çıktığınca ‘ayım düştü’.

Titreyen ellerini kuyu başından koparıp, sırtını kuyunun o soğuk taşlarına yaslayıp, çıplak ayaklarını örtmüş, çizmiş, kum tanelerine bakıp, yeryüzüne de haykırdı bu sefer kısık bir sesle ‘ayım düştü’.

Ve o sessizlikte cevap ararken yaşlı mı yaşlı, üzerinde temiz ama çok eski kıyafetleriyle bir kadın yaklaştı.

Şöyle süzdü orta yaşlı adamı değer biçermiş gibi…

Baştan aşağıya/aşağıdan başa derin derin süzdü ki sanki dışını değil de içini görmek istemiş gibi…

Sonra mimiklerini kaybettirmiş yüzüyle, gözlerinde mavinin mavisi bir renkle ‘hangi ay?’ diye sordu. O kadar kısık ve donuktu ki sesi sakin-değersiz-manasız bir konuyu sırf konuşmak için, o iki kişinin yalnızlığında, kelimelerin üzerine tek tek basarcasına ‘hangi ay düştü’ diye tekrar sordu.

Orta yaşlı adam kafasını kaldırıp, bilinmezliğin merakıyla dönüp baktı yaşlı kadına ve dedi ‘gönlümün ayı düştü’.

Yaşlı kadın ağır ağır yürüdü, parmaklarının bir parçasıymış gibi bütünleşmiş yırtık bir terlikle, yavaş yavaş süzülüp, orta yaşlı adamın yamacına geldi.

Biraz eğildi, biraz daha eğildi, çok biraz daha eğildi sonunda ağır çekimde yere oturdu.

Kafasını gökyüzüne çevirip yıldızları sayar gibi ağır ağır baktı, gözünü hizasına düşürüp toprak tepeciklerine baktı, sonra başını aşağıya düşürüp toprağın düzlüğüne baktı, sonra kafasını orta yaşlı adama çevirip onun gözlerine baktı. 

‘Senin ayın kimdi?’ diye sordu. Yıllardır tanıdığı bir dosta merhaba der gibi, kırk yıllık muhabbetin devam cümlesi gibi ‘Senin ayın kimdi?’ dedi.

Orta yaşlı adam geçmişindeki bir hatırayı, bir gül bahçesini anımsadı. O gül kokuları sanki şu anda dibindeymişçesine burun deliklerinden içeriye sızıp, içini dağladı. Şimdi, o anda onu sarmalayan, unutturan, aşk dolu kolların o kokuyla birlikte özdeştiğinin ayrımında, o hatırada kalabilmenin çırpınışlarıyla, sevdiği kadını hatırladı. Hatırlarken anılarının yarattığı gerçek ya da hayal bahçesinde, bir su akıntısının dibinde onunla oturuşunu, birbirleriyle konuşmadan anlamalarını ayrımsadı. Hafiften gülümseme aldı orta yaşlı adamı ‘acaba şu anda yanımda olsaydı ne derdi?’ dedi içinden. Yanındaki yaşlı kadına bakarken ‘Acaba hiç düşmeseydi ayım onun gibi mi olacaktı, ilerde birlikte aynı zaman döngüsünde, o gül bahçesinin her sene farklı kokan güllerinin arasında oturur muyduk birlikte’ diye geleceğin bilinmezliğine daldı.

Yaşlı kadın elindeki toprağı avuçlarına alıp adama uzatı, ellerinin üzerine boşalttı.

Adamın ellerini kaplayan toprak dökümüne bakarken, ‘daim olan sadece budur’ dedi. ‘Sen bu evrenden hiçbir şey alamazsın, sana bahşedilen neyse ona yalnızca sahipsin’.

‘Keşke’ dedi orta yaşlı adam ‘O bahşedilen benim-bana ihsan edilen onun olsaydı’. Yaşlı kadın gülümsedi ‘O zaman burada sen değil, o oldu’.

Orta yaşlı adam elleriyle alnını ve gözlerini sıvazladı. Bu kader-evren ve lütufların ağırlığıyla ezilmiş gibi ağır ağır yüzünü sıvazladı.

Kendinden ve kendi hayatından tiksindiğini düşündü. Sıkıntıdan doğan öfkesi kabardı içinde taa derinlerde bir yerde köpürdü.

Ayının düşüşünün olasılığı bilgisi içine düştüğünden beri, hangi yolu izlemesini gerektiğini biliyordu ama umut etmişti.

Kendini mucizelere dokunan bir naip gibi düşünmüştü. Tanrının eli ondan uzaklaşmaz, çektiği bunca çileye karşılık bir ödül gibi ayının yanı başında olacağını ummuştu. Adam elleri dizlerinin üzerinde başını göğe uzattı, bu göğün altında hangi özgür yaşam var olabilirdi ki?

Göğün mavi ve zifiri pusları arasında uzanan farklı imgelerdeki bulutlar ve arada yanıp sönen yıldızlar gözüne çarptı. Hayatın sınırlarının bu kadar uzak ve bu kadar dar olmasının manası da neydi? ‘Ay düştü’ diye geçirdi içinden.

Dağ gibi oluşmuş toprak setlerine, doğa ananın yarattığı çöküntülere bakarken vahşi hayatının dinginliğinden sıkıldı. Hüsran onu alt üst etti.

Bilinçsizlikle geçen ömrünün boşluğu, insan soyunun onu sürüklediği hiçliğinde dev bir gelgit dalgası gibi üzerine içinin taa derinlerine, beş atımlık kalp atışlarını durdurup çalıştıran o başlangıca çekildiğini hissetti.

Akıntıların sürüklediği hayatında bir gününün bile kendi arzularıyla geçmediğinin ayrışımına uyanırken, birden özgür olmadığının farkına varan o yabani hayvanın dürtülerini anladı. Görünmeyen kafesin içinde insanlığının avuntusunu taşırken aslen hiç insan olmadığının ayrışımına vardı, etrafında görünmez demirlerin ve onları tutan büyük kilitlerin gözlerinde belirginleşmesini duyumsadı.

Her gününü kendi kararını vererek yaşadığını düşünürken oysa ayının düşüşüne giden bu yolculukta, her şeyi başkalarının yönlendirmesiyle iteledikleri bir oyunun parçası olduğu gerçeğini ayrımsadı.

Gözlerini dikip yaşlı kadını baştan aşağıya/aşağıdan başa doğru yavaş yavaş inceledi. Gökte ebedi görünen yıldızların bile titreşerek yok olup gittikleri, söndükleri ve öldükleri bu evrende, düşen bir aya ait hatıraların ve her şeyden ötesi onun gibi esaretli bir varlığın değersizliğini ayrıştırırken; yaşlı kadına hafif bir gülümseme bahşetti.

‘Neden gülümsüyorsun?’ diye sordu yaşlı kadın biraz önce değersiz gördüğü mahluka hitabetinden eser kalmamış, gözlerinde merak ve huzursuzluk huzmeleri parlarken, şaşkın bir tonlamayla ‘Neden gülümsüyorsun?’ diye sordu tekrardan.

Yaşlı adam ‘böyle bir evrende’ dedi, ‘tek bir ayın ne önemi var ki?

Ben ki bir kralım nice imparatorlukları yıkıp dize getirdim, önümde herkes eğildi yaşlısı da genci de, bilgini de gezgini de, kralı da din adamı da; oysa şimdi burada ayımın gidişine ağıt yakarken, dönüp gerçekliği ayrıştırırken fark ediyorum ki aslen eğilen, yıkılan ve dökülen yine benmişim...

Şu hale bak yaşlı kadın bir kralım ve bu harap yerde oturuyorum ve yanımda yalnızca sen varsın. Fark ettiğim gerçeği sen söyle, aslen sen kimsin?’

Yaşlı kadın titrek elleriyle uzanıp o ağırlaşmış kollarını yavaş yavaş orta yaşlı adamın yüzüne doğru uzattı.

Tane tane dokundu parmakları pürüzsüz bedene, kendi pürüzlülüğüyle çakışan o anda dilinden düşmeyenler gözlerinde hitap bulsun diye, adamın gözlerinin derinlerine baktı.

Ürkeklik ve sakinlik, neşe ve hüzün, olgunluk ve gençlik, bilgelik ve cehalet, gerçeklik ve yalanlarla dolu bir çift mavi göz ona bakarken adam titredi, derinlerinden gelen bir gerçeğin farkındalığında yanağına dokunan ele uzandı.

Gözlerini kırpıştırdı adam, sanki uzun çok uzun zamandır görmediği, görmeyi de hiç beklemediği eski bir dostun farkına varmış gibi; hep aramış da bulamayınca ümitsizlik ve vazgeçişle unutmaya bıraktığı bir hatıranın parlayan cılız ışığının gözlerini alması gibi kirpiklerini titreterek, göz kapaklarını gerçeği net görebilmek arzusuyla tekrar tekrar açıp kapayarak; yavaşça onu kollarına alıp sarıp sarmaladı.

Yaşlı kadın gücünün son tükenişlerinde adamın kollarında dururken, hafiften gelen bir ninni mırıldandı 

Böyle bir evrende, tek bir ay bile dünyayı aydınlatabilir’ dedi. ‘O ışığı kendine döndürüp geleceği de yazabilirsin ya da silebilirsin de…

Tarih seni anımsayacak ve yazgının payesini onlar yazacak. Belki iyi bir kral diye hitabetlerinde anacaklar veya hiç hatırlanmayacak bir adam düşüncesiyle kelamlarından silecekler. Ama uyanmış bir adamı hiç kimse tekrar uyutamaz.’

Orta yaşlı adam, yaşlı kadının bedenini tutmuş, sözlerinin ağırlığında, o yüzün yavaş yavaş pürüzlerinden kopup güzelleşmesini izlerken, aslen ayına baktığının kederiyle haykırdı.

Aslen kendi iç sesinin yarattığı kimliğinin toza dönüşünü izlerken, içindeki tüm karanlıkların silindiğini hissetti. Gün ağırırken gerçek ayının siluetine sahip, orta yaşlı bir kadının ona doğru yürümekte olduğunu gördü. 

Tepeden yavaş yavaş uyanan gökyüzünün yarattığı kızıl sema ve bir hülyayı hatırlatan büyülü sarmalın önünde duran kadına gülümsedi, ‘hoş geldin ayım’.

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :