YAZARLAR Demet Ulutaş
12
14
16
18
21/04/2017 10:58
Aşkta kederli olmak cesur zanaat!..

Meslekler gibi kederinde sektörleri var!
Aşk en az bulunanı ama en çok hoyratça kullanılanı…
Bu yazı da Aşk Sektörüne hitaben…

 Sana öyle ihtiyacım var ki, soluksuz kalıyorum. İçimi bir ürperti, titreme alıyor durup dururken, öyle çok titriyorum ki senin tenin değmedikçe kesilmiyor nöbetlerim. Hiç anmadan adını yaşamaya çalışıyorum kendi dünyamda… Baktığım her yerde seni görsem de görmemezlikten geliyorum. Nasılsa, herkes aynı yarayı alır başlangıçta ve zaman ilaç gibi gelir ve hayat devam eder yoklukta… Ve ben kendi kederimde belkiyle başlarım satırlara…

Çölde yalnızlığından sığındığı kargaya tüm yüreğini sunan bir Yakup gibi, bu keder içinde kendimi satırlara yazıyorum, içimi okuyana anlatıyorum. Kalem mürekkepsiz, sözcükler lugatsız kalınca bir ben kendi sessizliğimde sensizliğe dönüyorum. Kendimi kendimle yoruyorum. Keder sarhoşluğunda boşlukta sürünüyorum.

William Yeats ne güzel yazmış;

Kim bilir kaç kişi seni sevdi?
Kaç kişi güzelliğini sevdi?
Belki gerçek aşkla, belki değil…
Ama bir tek kişi senin ruhunu sevdi
Bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi…

Aşkın başlangıçları her zaman en güzel olandır. Bir rüyanın güzel sahneleri, kelebeklerin uçuştuğu, hayatın en değerli anları... Ve kalp, o anlarda o ritim kendi ezgisinin notalarını besteler gibi…

Aşk yüzünden yabancıyım bu dünyaya
dudaklarımda adından başka kelime yok
gözlerimde yüzünden başka renk yok
ve kalbimde 
yabancılığımı alıp götüren atışlardan başka
hayat da yok…

Sanırsınız ki o kalp daha önce hiç atmıyordu, bedeniniz ve ruhunuz delik deşikti, kopuktu, ayrıydı, düşmüştü… “Bazı geceler kendimi dinliyorum, bedenimde bir hüzün var nedendir bilmiyorum.”

Bu bilinmezlik içinde ruhunuzun bir diğer parçasını yakaladığınızda tüm yaralarınızın sarıldığını fark ediyorsunuz. “Aşkın heyecanı hafif dinginlik getiriyor yüreğime… Senden başka kimseyi görmüyor, kimseyi bilmiyorum. Çevrem uğultuların arasında kaybolup gidiyor… Artık dış dünya yabancı kalıyor yüreğime… 

Seni sevmek nefes alıp vermek gibi, öyle basit değil tabii aldığım nefes aşkım verdiğim nefes de adın. Seni sevmek hüzünlenmek gibi, olur olmaz şeyleri, dünyanın yıkıcılığını, açlığını, savaşını düşünüp kalbimde yara açıp sonra da o yarayı aşkınla kapatmak… Öyle güzel sarıyorsun ki beni yaramdan tek damla kan akmadı…”

İlk başlangıçlar sanki hayatın yeniden doğumu gibi… Daha önce nefes yoktu, daha önce yaşam yoktu, dünyanın 7 günde var oluşu gibi sanki aşkla birlikte insan da var oldu… 

“Farz et ki, bir kış sabahı kar taneleriyle düşüverdim avucuna, nasıl kar parmaklarından eriyip giderse ben de senin aşkınla eriyip yok oluyorum bilmediğim bu dünyada… Kalp atışlarım ritmik dürtülerle çalıyor, seni düşündüğümde ritim artıyor, ezgiler düzensizlikte farklı bir dünyanın müziğini çalıyor. Sana aşık olmak, cennetin müziğine benziyor…”

Ve beklentiler; düşünürsünüz ki sizin kalbinizin düzensiz atışları karşılınızdakinde de vardır. Oysa bilmezsiniz ki her insan kendi ritmini kendi içinde taşır. 

“Beni düşün bu gece, benim aşkım nasıl hayatımla eşse, sensizlik yaşamaktan nasıl daha değerliyse… Senin de gözlerin camın puslu ardında yansımanı seyrederken bir hayal huzmesi gibi ben geleyim aklına, aşkım seni düşünmekten öteye nasıl çıkmışsa sen de beni düşün kaybolup gittiğim bu dünyada…”

“Kim bilir şu kalbimde ne çok son olmuştur, kim bilir kaç melodi ruhunu unutmuştur. Anımsadığım gerilerden bir tek sen, tanıştığım o kış sabahı ve gülümsemen, sonra da kalbimin çaldığı ezgili nağmeler…”

Ve ritüellikler; insanı arayışlara iter. Aşkın perdeleri kalkar, oyuncuların maskeleri düşer ve derinden gelen o müziğin ezgileri kulakları sağır eder. Değiştirmeler, uyumsuzluklar, eleştiriler, yaklaşımlar başlar. Tatminsizlik ilk arayışa, o bilinmeyen hüzne davetiye çıkarır. Ritim durur, kalp durur, her şey ilk halini alır. Maskenin ardındakinin beklentilerden uzaklığı anımsanır, kendine duyulan bencillik arayışta statüler yaratır. İnsanın yok saydığı gizli kibri olunmazlığa sürükler kendini…

Ve şüphe; kim kimi bu kadar derinden sarabilir ki? Kimin kalbinde ritimler bu derecede büyük atabilir ki? Kimin ezgileri cennetle yarışabilir ki? Zamanla alışkanlıklar, zamanla ritüellikler ve zamanla hayatın kuralları yaşamı kedere ağır ağır itekler…

“Başlangıçta o şarkı ne derin gelirdi yüreğime, sonra kulağım alıştı, sonra hayat alıştı ve benliğim en çok sana alıştı. Ve zamanla ben farklı bir şarkı duymayı ümit ettim. Bir insan olmanın zafiyetiyle…”

Ve sonuç; ayrılık… Başlangıçta güzel gelir, doğrudur, anlamlıdır, olması gerekendir. Ama zaman ne kadar ilaçsa kimi anda da yarayı deşen kör bir bıçaktır. Anılar anımsanır, yüzler hatırlanır, gülümsemeler içte kıpırtıyı artırır. Ardından pişmanlıklar sıralanır. Geri dönüş yolları aransa da bencilliğin o saf hali ruhunuzu karartır, belkiyle başlarsınız. Belki şöyle olsaydı, belki böyle yapsaydı, belki… belki… belki… Ve geri baktığınızda hayatınız geri dönüşü olmayacak şekilde kendi rotasını çizmiştir. Siz her zamanın yaşlılığında o geçmişin belkisiyle kalırsınız…

Neden insanlar her zaman mutlu olmayı sevmezler?  Her mutluluk uzadığında neden hep şüpheye düşer, sorunlar kokusu bile çıkmamışken her adım, her davranış şüphe ve tereddütle dolar?

Bence ihtiyaç duyduğumuzdan, mutluyken hep mutsuzluğu arıyoruz. Veya açıkçası (çocuklar okumasın) denir ya “kavgadan sonraki sevişmenin hazzı başkadır” diye onu arıyoruz içten içe… Kaybedip aradığını tekrardan bulan birinin o kayıp içinde mutsuzluk ve hüzünle boğuşmasıyla, bulduğunda mutluluk adrenalinin fazlalığı… Vücudunda hazza olan açlık insanları mutsuzluğa yöneltiyor. Bir uyuşturucu müptelası gibi kederlerle boğuşup, anlık mutluluklarda haz almaya çalıyoruz. Bu yüzden de hep ayrılıyor, hep kopuyor, hep uzaklaşıyoruz. Kendi içimizde arayışa koşarken bulduğumuz hazineyi de kaybediyoruz. Ve “Simyacı” gibi bize bahşedilenin görüntüsünü yitiriyoruz.

Bahaneler uydurup, çelişkili kendimizi bile tatmin etmeyen cevaplarla hayat hikayemizi yeniden yazmaya çalıyoruz. Ama hep kaybediyor, hep kederleniyoruz. Ardımıza bakmadan yaşamayı beceremiyoruz, çünkü geleceğe dair cesareti içimizde yeterince taşımıyoruz. Bir eksik o, cesaret… Ardında kalana gülümsemek, bir anıydı demek, hepsinden ötesi belkiler yerine oldu ve bitti diyebilmek…

 

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :