YAZARLAR Ayşegül Ekti
12
14
16
18
31/08/2017 12:13
Ruh, beden, zihin birleşen; İnsan

Ruh, beden ve zihin biz insanoğlunu oluşturan muhteşem üçlüdür. Huzurlu güzel bir hayat için bu üçünün dengede olması gerekiyor.

Neden bunların dengede olması gerekiyor?

Önce bedenden başlayalım.

Bedenin ve ruhun yaşamına devam edebilmeleri için beslenmeye ihtiyaçları vardır. Beden besin kaynakları su, yiyecek ve hava iken ruhun besin kaynakları ise duygulardır. Beden ve ruh besin kaynaklarından enerji üreterek hayatta kalırlar.

Ruh dediğimiz bölümümüz beden üzerinden maddi dünya ile iletişime geçen yönümüzdür. Ruhun kendini ifade etmesi için bedene ihtiyacı vardır.

Beden bizim somut yönümüzken ruh ise soyut yönümüzdür.

Ruhun besin kaynağı duygularımızdır. Ruhumuz duygular vasıtasıyla maddi dünya ile ilişkiye geçer. Beden üzerinde yaratmış olduğu gerilim ve hislerle kendini tanımlar.

Zihin ise bedenle ruh arasındaki uyulmama birimimizdir. Beden ruh ve çevre arasında uyulmamayı sağlar. Çevreden gelen bilgileri ruha ve bedene iletirken onlardaki mevcut kayıtlara bakarak anlamlandırmaya çalışır ve davranış biçimini oluşturur.  Somut dünya ile soyut dünya arasındaki geçiş birimidir.

Zihin için öncelikli konu hayatta kalmaktır. Onun için bedenin hayati programları otomatik olarak çalışmaktadır. Bedenin besin ihtiyacı varken ruhun ihtiyaçları geri plana atılır. Örneği karnı aç olan kişinin önceliği yemektir,  oturup güneşin batışının keyfini çıkart çıkarta seyredemez. Bedenin ihtiyaçları karşılandığı zaman ondan sonra ruhun ihtiyaçları devreye girer.

Ruhun ihtiyaçları soyuttur. Besin kaynağı duygularımızdır. En büyük besin kaynağı ise sevgidir. İnsan oğlunun bilinçaltı 0-6 yaş arasında şekillenir, 11 yaşına kadar öğrenmesi devam eder. Ruhun referans olarak kullandığı kayıtlar bu dönemlerde oluşur. Doğumdan itibaren bilinmeyen bir dünyaya adım atan insan hızlı bir şekilde hayatta kalmak ve o dünyaya uyum sağlamak için hızla öğrenme sürecine girer.

Sevgi ihtiyacı ilk yıllarda fiziksel olarak doğumla ayrıldığı anne tarafından karşılanır. Baba ave yakın çevre tarafından da desteklenir Bu arada diğer enerji kaynağı olan korkuyu da öğrenmeye başlar.

Ancak öğrenebildiği etrafındaki kişilerin duygularını göstermesine bağlı olarak değişir. Eğer anne baba bu konuda deneyimli ise yeterli sevgiyi alıp ruhsal olarak doyumlu bir çocuk olabilirken deneyimsizlerse sevgi açlığı çekecektir. Ve ruhda yeterince beslenemediği için gelişemeyecek ve sonraki yıllarda bu konuda büyük zorluklar çekecektir.

Burada da yine insanoğlunun aklı devreye girerek bunu kapatmaya çalışacaktır. Nasıl ki bedensel ihtiyaçların karşılanması için farklı meslekleri öğreniyorsak zihnimizde sevgi ihtiyacını karşılamak için yeni yöntemler geliştirecek ve sevgi ihtiyacını karşılamaya çalışacak ve bu davranış biçimini kendisine kodlayacaktır. Sonraki yıllarda sevgi açlığı hissettiğinde bilinçaltı burayı referans gösterecektir.

Örneğin hastalandığında etrafındaki kişilerin ilgisini üzerine çektiğini fark eden sevgisiz büyüyen bir çocuk sonraki yıllarda ilgi sevgi açlığı hissettiğinde kendini hastalandırabilmekte ve etrafındaki kişilerin ona ilgi ve sevgisini göstermesini beklemektedir.

Karşılaştığımız durumlar karşısında zihin önce tanıdık olup olmadığına ve benzer kayıt var mı diye bakar. Yoksa bilinçaltına müracaat eder.  Bilinçaltıda bu konudaki oluşmuş kaydı zihne sunar. Bilinçaltı kayıtları 11 yaş civarına kadar olduğu için davranış şeklide bir çocuğun davranış biçimi gibi olur.

Gerçekten bugün insanların davranış biçimlerini dikkatle incelendiğinde kendilerini çaresiz hissettikleri veya o kaydı tetikleyen bir şey olduğundaki davranış biçimlerinin çocukça olduğu görülecektir. Örneğin koca koca adamların okul arkadaşları ile bir araya geldiklerinde aynen okuldaki gibi davranış içerisine girmeleri gibi.

Başarılı olduğunda pohpohlanan ve sevilen çocuk hayatı boyunca başarı odaklı olarak çalışacak ve başarılarını ön plana çıkartarak çevresindeki insanlardan ilgi sevgi almaya çalışacaktır. Başarısızlığa tahammül etmeyecektir.

Yetersiz beslenme bedenin işlevlerini etkilediği gibi ruhumuzun da yetersiz beslenmesi ruhun dengesini bozar. Yediğimiz yiyeceklerin vücudumuz için tam olarak verimli olabilmesi iyi bir sindirimden geçmesi gerektiği gibi ruhumuzun da duygularımızı sindirmesi gerekiyor.

Ruhumuz duygularımızı kaslar üzerinden gösterir. Her duygu kaslar üzerinde birikir. Duyguları kaslardan boşaltma yolu kasların titreşimidir. Eğer gün içerisinde kaslarınızı hareket ettirecek doğru hareketleri yaparsanız kaslarda biriken duygular boşalacaktır. Ancak arka planda hazmedilmeyen duygular oldukça kaslar üzerine baskı devam edecektir. Onun için duygularımızla ilgili konuları mutlaka tamamlamamız gereklidir. Tamamlanmamış işler ruhumuzun sürekli o işleri tamamlamak için çalışmasına neden olur. Bu durumda sürekli duygu üretimi ve kaslar üzerindeki baskıya neden olur. Kaslar üzerindeki baskı ise hastalıklara ve rahatsızlıklara yol açar.

Örneğin bel kaslarında sürekli sorun olan kişiler zihinsel olarak ağır sorumlulukları yüklendiğini düşünen kişilerdir. Kızgınlık karaciğerimizde yaşar. Karaciğer üzerinde yapılan masaj bu kızgınlığı da çözmeye başlar. Kızgınlığını dönüştürebilen kişi daha sakin ve daha yumuşak tepkiler vermeye başlar. İçki gibi toksik içecekler ya da kızgınlık gibi duygusal sebepler karaciğerimizi etkiler. Aşk ve nefreti kalbimizde taşırız. Bu aşırı duygular kalp ritmimizi etkiler. Kaygı ve stres duyduğumuzda kalp ritmi de artar ve daha fazla kan pomplanır  vücuda. Üzüntülerimizin fiziksel evi ciğerlerimizdir. Depresyonda olan insanlara doktorların açık havaya çıkmalarını, derin nefes almalarını ve spor yapmalarını tavsiye etmeleri boşuna değildir. Böbreklerimiz enerjetik olarak korkularımızı taşır.  Hissettiğimiz bir korku, böbreklerimiz üzerinde bir büzülme etkisi yaratır ve işleyişini etkiler. Böbreklerin işleyişindeki bir olumsuzluk ise bize daha fazla korku duygusu olarak geri döner.

Bu durum yapılan bir araştırmayla topoğrafik olarak haritalandırılmıştır.

Bugün modern tıbbında kabul ettiği gibi hastalıkların temel sebebi bizim duygu ve düşüncelerimizdir.

Bu durumdan kurtulmak için duygularımızın farkında olmamız çok önemlidir. Eğer ruhumuzda gerekli dengeyi sağlayamazsak bizi psikolojik rahatsızlık boyutuna kadar götürebilir bu durumlar.

Özellikle çocukluk döneminde duyguların yeterince doyurulması ve anlamlandırılması çok önemlidir. Öğrenme döneminde duygular tanınmadan yaşanan birçok olaya verilen anlamlar yıllar boyunca bizimle beraber yaşmaktadır. Özellikle sevgi duygusunun yeterince alınamaması yıllar boyu bu duygu peşinde koşulmasına neden olmaktadır.

0-6 yaş arasında yaşadığımız çevre, aile ortamı, anne ve babanın duygusal, maddi ve manevi durumları kişiliğimizin şekillenmesinde kilit noktadır. Çocuk sevgi açlığını için mevcut şartlara ayak uydurarak karşılamayı öğrenir. Burada çok bilinmeyenli bir denklem vardır. Özellikle birçok anne ve babanın kendisi sevgiyi bilemedikleri gibi bir çoğuda nasıl verilmesi gerektiğini dahi bilememekte ve önceliklerini bedensel ihtiyaçların karşılanmasına verdikleri için duygular kapalıdır.

Çocuk sevgiyi alma konusunda kendini geliştirmeye çalışırken mevcut durumu göre davranır. Alabileceği maksimum sevgiyi alabilmek için bir çok yöntem dener. Ve sevgiyi aldığı en iyi yöntemi kodlayarak hayatı boyunca kullanır.

Bazen de sevgi için toplumda etik olmayan şeyleri yapacak. Normalde yanında olmayacağı bir kişiye olmayacak birçok taviz verecektir. Bu tavizler sonucunda yeterli sevgiyi alamadığını düşündüğünde ise büyük travmalar yaşayacaktır.

Duygularına hitap eden bir kişinin kölesi olup ona bağımlı olacaktır. Kişi ona fiziksel şiddet uygulasa veya aşağılasa bile birkaç gram sevgi için onun yanından ayrılamayacaktır.

Çocukluğunda yeterli sevgiyi alamayan çocukların en büyük handikabı değersizlik duygusudur. Yakınlarından yeterli sevgi alamayan özellikle istenmeyen gebelikten dünyaya gelen cinsiyet beklentilerini karşılamayan çocuklarda bu durum yoğun bir şekilde hissedilir. Öyle ya annesi ve babası sevmemiş ki, istememiş ki başka kimse onu neden sevsin, neden istesin. Bu çok büyük bir yıkıcı virüstür. Hayatımız boyunca sinsi sinsi içimizde bekleyen ve fırsatını bulduğu anda bizi allak bulak eden bir virüstür.

Değersizlik hisseden birisi kendini iyi şeylere layık göremez. Diğer kişilerin yanında kendisine bir çukur kazıp onlardan aşağı seviyede dururken diğer insanlara hep alttan bakar. Doğal olarak ta o çukurda olduğu sürece diğer insanlar ondan hep yukarıda olacaktır. Her durumda 1-0 yenik başlarlar. O çukuru kazanın kendisi olduğunun farkında olmadan hep birilerinin onu kurtarmasını bekler. Kurban rolü oynar.

Bizim toplulumuzda çok karşılaştıgımız genel bir davranış ve hissediş durumudur ne yazık ki “kurban rolünu” yaşamak. Siz kurban olmaktan vazgeçin ve yaşama neşe ve gülümseme ile sarılın, değerli olduğunuzu ve biricik olduğunuzu kimsenin söylemesine gerek yok siz kendinize söyleyin…

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :