YAZARLAR Ayla Özbal
12
14
16
18
14/08/2017 07:20
Zehra

Zehra, sekiz - on yaşlarındayken köyün delisinden çok sevgilisiydi. 

Ela gözlerindeki ateş, belki bir sigarayı belki bir kara ocağı alevlendirecek kadar hararetliydi her zaman.

Çakmak taşından farksız, saydam ve adeta içinde mutluluğu hapsetmiş gibi duran bir ifadesi vardı gözlerinin. 

Islaklığı, göl suyunun sazlıklardaki gezintisini hatırlatır, iris tabakasında yeşil başlı ördekler, suya dalıp çıkarmış gibi hülyalara daldırırdı insanı. 

Baktım mı bakasın geliyor denilen insanlar vardır ya, işte Zehra da onlardan biriydi.

Sarı kirpikleri ağustosta hasat bekleyen buğday başaklarından ziyade uzun sarı saçlı bir kadının saçlarının rüzgarda savrulması gibi esintiliydi.

Uzun, karışık ve işveli… 

Ela gözleri, sarı kirpikleri beyaz bir bulutun içinde öyle net ve belirgin duruyordu ki, gözlerinin ışıltısı yaz yağmurundan sonra açan gökkuşağını bile kıskandırabilirdi. 

Bulutlar ya gri ya da beyazdır. Siz hiç pamuk gibi beyaz ayna gibi sırlı, baktığınızda kendinizi göreceğiniz saydamlıkta ak,  gördünüz mü gözde?... 

Kızıl nehirler gibi akan damarların olmadığı, bulanık gölün kasvetinden uzak pırıl pırıl ak…ak ve pak… Zehra’nın gözleri öyleydi işte.


Saçları, hani yeşilçam filmlerinde zengin bir eve gelmiş beslemenin saçları vardır ya tamda öyleydi. 

İki parmak bilemedin dört parmak uzunluğunda, eğri büğrü kesilmiş, kirden ve yağdan birbirine yapışmış düz saçlar. 

Sinirlendiği zaman gücünün yettiği şeylerden biri de saçlarıydı. Yolar yolar yolardı…

Kim bilir içinde hangi acıları depreşiyor hangi öfke patlamaları O nu kontrolsüz yapıyordu.
Zehra’nın ay gibi aydınlık bir teni vardı. Bembeyaz… 

Bu benzetmenin sonuna ipek gibi desem çok yakışırdı ama maalesef teni bir kaya gibi sertti. İlginç…  iri benleri duru tenine yapışmış kene gibi duruyordu.

Sağ elinin üzerinde ciddi bir yara izi vardı. O yara ki sinir nöbetlerinin enkazından başka bir şey değildi. 

Nerdeyse tüm dişlerinin oyuk oyuk izi vardı ellerinin üzerinde. 

Kızdığında yaptığı şeylerden biri de elini alabildiğine olabildiğince ısırmak, kanırtmak ve kanatmaktı. 

Bazı günler yok olur, tekrar ortalığa çıktığında elindeki taze yaralardan neden yok olduğunu anlardık. 

Zavallı Zehracığın sinir nöbeti tutmuş, annesi O’nu eve hapsetmiş küçük kız da dışarı çıkmak istediğinden kendini duvarlarda, yerlerde paralamış ve ellerini ısırıklarla doldurmuştu.

Ailesi Zehra’nın hapishanesine minder ve kilimden başka bir şey koymazlardı. Odasının penceresi demirli, duvarı yorganla kaplaydı. 

Zehra köyde hangi kapıya gitse güler yüzle karşılanır, evin başköşesine oturtulur oturtulmadıysa da O, zaten yerini bulurdu.

Kuru soğanı sevmesi nedendi anlaşılır gibi değil…ısrarla her evden soğan alır, aldığı soğanı elma tadında soymadan ısırırdı. Zehra, soğanı ısırdığında elinin içindeki kırmızı soğan kabukları yaprak yaprak yere düşer, Zehra’nın suratında ise acının elma tadı kalırdı.

Elinde pazenden dikilmiş çiçekli pijaması ile sokaklarda dolaşırken Zehracık hiç utanmaz, aslında utanmayı da bilmezdi.

Bebe yakalı, kenarı sutaşıyla işlenmiş kırmızı çiçekli empirme elbisesini ulu orta kaldırır, orası burası demeden istediği yerde keyfince ihtiyacını giderirdi.

Kimi zaman camiye giden dedeler, kimi zaman komşu kadınlar, Zehra’yı azarlayıp kovalasalar da Zehra eline aldığı pijamasını bayrak gibi tepesinde dalgalandırır, tehlikenin uzaklaştığı yerde tekrar tuvalet için bulduğu ilk yere çömerdi. 

Doğum esnasında beynine oksijen gitmemesi sebebiyle engelli doğan Zehra’nın ergenlik yaşları ailesine kabus olmuş, O’nu daha çok kontrol edebilmek adına kızın mahkumiyetini artırmışlardı.

Regl dönemlerindeki asabiyeti, kanaması, gelişmiş vücudu… birer bomba etkisindeydi adeta ailesi için.

Sonunda Zehra gittikçe çığrından çıkmaya başlamıştı. 

Önceleri sadece tuvalet için sokakta soyunurken daha sonra anadan üryan dolaşmaya başladı. 

Bembeyaz teni cezbedici bir kadından farksızdı.

Belki daha detaylı daha çarpıcı yazabilirim Zehra’nın bedenini ama okuyucunun ilgisinin dağılmasını istemediğimden, Zehra’nın mahremiyetine tecavüz etmeye hakkım olmadığından yazmayacağım. 

Zehra irileşti, uzadı… yıllar geçti… köyde gezinen dedikoduya göre yirmili yaşlarda ölümü beklenen Zehra, otuzlu yaşlarda hala güzel hala sağlıklı ve hala olduğu gibiydi. 

Artık eskisi gibi de ortalıkta görünmüyor nerdeyse sokağa hiç gönderilmiyordu. 

Sonra günlerden bir gün komşu kadınların yaptığı dedikodu mu desem sohbet mi desem konu üzerine konuşurlarken edindiğim bilgiye göre birkaç yıl evvel Zehra kim tarafından yapıldığı bilinmeyen bir tecavüze uğramış ve bu tecavüzden de hamile kalmıştı. 

Ailesi ne zaman? nasıl fark ettiyse hemen duruma müdahale etmişler kendinde olmayan Zehra’nın kendinde olmayan bebeğini aldırmışlardı. 

Zehra tecavüze uğrarken kendisine ne yapıldığını düşünmüştü acaba? 

Sevildiğini, kızıldığını bilirdi ama bu sevmelerin masum olmadığını sezebilmiş miydi?

Tecavüzcüsünü tanımış mıydı?

İçimizden biri mi yoksa yabancı mıydı? 

Zehra kaç kez masum olmayan sevmelerle baş etmek zorunda kalmıştı? 

Ağlamış mıydı? Bağırmış mıydı? Zehra ne yapmıştı? Ya sonra…. 

Hormonları ona ne oyunlar oynamıştı? Zehra aşermiş miydi mesela? Bulantı çekmiş miydi? Kusmuş muydu? Annesi bu durumdan kuşku duymuş muydu? 

Hamileliği öğrenildiğinde köydeki erkeklere şüpheyle bakmışlar mıydı yoksa kara lekeyi başka yerlerde mi aramışlardı. 

Üç yıl evvel annemin cenazesinde baş sağlığına annesi geldiğinde Zehra’yı sormuştum. Artık zincirleniyormuş zavallıcık…

Vahşi bir hayvan gibi… halbuki ne kadar da masumdu kızcağız!... 

Sorgusuz sualsiz girdiği evlerde tereddütsüz baş köşeye oturur sanki aklı başında sohbet edecekmiş gibi hemen yanı başında yer gösterirdi “otu, otu” (otur, otur) diye ev sahibine…

Annemi çok severdi, bilirdik. Annem O’nun kirli saçlarını yıkadığında hiç kızmazdı mesela, tırnaklarını kestiğinde… “aba aba acım acım” (abla açım) dediğinde annemin elinden her şeyi yerdi. 

Geçenlerde 13 yaşındaki kız çocuğunun tecavüz öyküsünü ve sonrasını okurken kusacak kadar içim bulandı.

Geçirdiği ameliyatları, kalbinde açılan ve ameliyatla dahi iyileşmeyecek yaraları düşündüm. Sonra aklıma Zehra geldi. 

Erkeklerin tarih yazdığı bir dünyada milyonlarca var olmamış yitik kadınlar sırayla tek tek aklıma geldi. 

Cami avlusunun önünde muska yazan din taciri için bunlara inanmayın diyen kadının taşlanması,  binanın tepesinden atılması ardından yakılması hıncını alamamış ve gözü dönmüş zavallıların kadının külleriyle savaşmalarını düşündüm…

Cebinde seni seviyorum notuyla yakalanan 12 yaşındaki kızın, evlerinin arka bahçesindeki ceviz ağacının altına canlı canlı gömülmesini, annesinin her gün o ağacın altında gözleri yaşlı yaktığı ağıtları düşündüm. 

Tecavüze uğrayıp, tecavüzcüsüyle evlendirilen kadınların hayatları boyunca çekmek zorunda kaldıkları ıstırapları düşündüm… daha ne çok şey düşündüm bilseniz… 

Bu gün Zehra’yı yazdım. Belki yarın Roksahana yı, başka bir gün Özgecan’ı, … Aslında hiçbirimizin adı yok. 

Hikayeler milyonlarca kadının ortak hikayesi. Kadının adı yok bu dünyada. 

Erkek egemen bir fanusun içinde adsız, kimliksiz, cinsiyetsiz… en çokta kıymetsiz… en değerliymiş gibi laflar edilen ama en değersiz…

Ah be Zehra…. Gözlerinde yeşilbaşlı ördeklerin batıp çıktığı buğday başaklarını kıskandıran kirpiklerinin elmacık kemiklerini yelpazelendirdiği Zehra… 

Var olamadan yitip giden Zehra…

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :