YAZARLAR Ayla Özbal
12
14
16
18
31/07/2017 08:39
Güzel ebe

Güzel ebe babaannemin teyzesinin kızıydı ve nerdeyse her gün bize gelirdi. 

Gelmediği zamanlarda babaannem telaşlanırdı, bu kız nerede kaldı? gelmedi diye…

Güzel Ebe’nin uzun boylu zayıf ve ince bir kocası vardı. Siyah paltolu, siyah pantolonlu, siyah takkeli…

Köyce herkes O’na Hoca Efendi derdi. Adam gerçekten de cami hocasıydı. Bu sebeple mi Hoca Efendi diyorlardı yoksa adı Hoca mıydı bilmiyorum. 

Hoca diye isim olur mu?... Olur, neden olmasın! Hacı oluyor da Hoca neden olmasın ))

Babaannemin meraklanıp "Nerde kaldı bu kız?" dediği kadın, muhtemelen seksenli yaşlarına yanaşmış artık son düzlüğü koşan bir maraton koşucusuydu… 

Son düzlüğe gelene kadar aldığı virajlar, engeller, acılar yaşlı kadını o kadar yormuştu ki O' na gerçek, bize yalan olan hayalleri vardı. 

Hiç ummadığın anda “Ayşe geldi, bak görüyor musunuz?” diye heyecanla yerinden fırlar Ayşe’sine sarılmak ister, “seni özledim yavrum” diye kızıyla dertleşirdi. 

Bir anne özlediği çocuğuna kavuşma mutluluğunda ne hissederse Güzel Ebe de onu hissediyordu sanrılarında kesin. 

Küçücük boyu, birbiri üstüne yığılmış kaburgalarıyla sanki hep rüku halindeydi.

O, babaanneme göre daha renkli ve yaratıcı bir kadındı. El işlemeleri, oyaları, dantelleri, örgüleri vardı çeşit çeşit.

Evine adımımı attığım anda müzeye girmiş gibi hissederdim kendimi. Sehpaların, dolapların, masanın, saksıların, duvarda asılı çerçevelerin üzerlerinde, nerdeyse evin her yerinde danteller işlemeler, örtüler vardı. 

İki kanatlı mavi cümle kapısı içe doğru açılırken sanki gökyüzünü yarıp içine giriyormuşsunuz hissi verirdi.  Mavinin içine yeşil, yeşilin içine tüm renkler serpilmiş gibi duruyordu bahçesindeki çiçekler… 

Teneke, plastik, bakır kapların eskilerini  boyayarak saksı yapar, bolca kasımpatı dikerdi. Menekşeler, zakkum ağacı altındaydı. Bir tarafta reyhanlar, bir tarafta naneler, bir tarafta dereotu bir tarafta maydanoz bahçeyi alabildiğine buğulu kokularıyla sarardı.

  Bahçe kapısının girişinde beyaz mermer gibi duran, yüksek bir taş vardı. Oturak taşı… Rüzgardan, sudan aşınmış  ya da cilalanmıştı bilemiyorum. 

Tanınmayan ve dışardan gelen adına Tanrı misafiri de dediğimiz konuklar buraya oturur ev sahibine seslenirdi. 

İhtiyacına göre, su, yemek, çay verilip karnı doyurulur, dilenciyse bulgur, un, buğday verilirdi. Onlar genelde çay ya da şeker isterler fakat o yıllarda istenilen şeyler çok kıymetli, az bulunan ve pahalı ürünler olduğu için kimseye verilmezdi. 

Komşu komşudan çay, şeker alacaksa da ödünç alınıp verilirdi. 

Bazen o oturak taşına boncukçu gelip otururdu. Boncukçunun elindeki ahşap bir kutunun içinde renkli  boncuklar dizi dizi sıralı olurdu.

Güzel ebenin en çok işi boncukçuylaydi .  Ondan aldığı boncukları birkaç gün sonra eteğinin uçlarında, kazağının kollarında, gömleğinin yakasında cebini kenarlarında  görebilirdiniz. 

Ben de çok severdim boncukları…boncukçunun gelmesi heyecan vericiydi. Bütün köy kadınları adamın başına toplanır, bu dal kaç para diye meraklanırlar, birkaç renk seçtikten sonra da birbirlerine sorarlardı  yemeni için kaç dal yeter acaba diye… 

Mekik yapanların elleri, mekik ile iki parmak arasına doladıkları ipe alttan üstten ilmek atarken ne kadar da zarif görünürdü... 

Sağa sola kıvrılan parmakların kadına kattığı ahengi o yaşlarımda fark etmiştim. İğneyle işledikleri örtüler kadının sabrının en büyük emaresiydi.

Demek ki kadınlar  hayata dair en büyük dersleri henüz küçük yaşlarda yapmaya başladıkları bu oyalarla öğreniyorlardı.

Çalışmak, sabretmek, yeni şeyler denemek, var olanı güçlendirmek… 

Düşünsenize yeni bir dantel modeli üreten kadın hayatın en zor anında yeni bir yolda bulabilir. 

Var olan modele yeni bir renk ve biçim ekleyen kadın elindeki her şeyi, daha güçlü kılabilir. 

O yüzdendir ki kadın Tanrı gibidir. Şairin dediği gibi sen ona ne verirsen o sana bin mislini verir.

Aziz Nesin bir şiirinde der ki: Bir kadına ne verirseniz verin, onu daha da büyük hale getirir…

Ona sperm verirseniz, size bir çocuk verir; Ona bir ev verirsiniz, size bir yuva verir;
Ona sebze verirsiniz, size yemek verir. Ona bir gülücük verirsiniz, size kalbini verir.
Ona bir şarkı söyleyin ,size Konser verir, Kendisine verileni çarpıp çoğaltarak geri verir…

  O yüzdendir ki bir kadının kızına bırakacağı en büyük mirası oyalarıydı o zamanlar.

Güzel Ebe’ nin de mirası yüklüydü ama Ayşe’nin ölümüyle ananın mirası kızına değil kızın mirası anaya kalmıştı. 

Tüm acılarına rağmen keyfi yerinde olduğunda ortalıkta açık saçık fıkralar, hikayeler anlatır, evdekileri güldürürdü. 

Babaannem bazen kızardı “çocukların yanında söyleme öyle şeyler,” diye ama “Amaannn boş ver nasıl olsa onlarda öğrenecek” der geçiştirirdi Güzel Ebe.  

Babaannemle yufka yapacakları zamanlar ağabeyim ve ben yavaş yavaş hamura yanaşır, oynayacağımız kadar hamur almak için yalvarırdık. 

O zamanlar oyun hamurları yoktu elbette. Bizde ya ekmek hamurundan ya da cam kenarlarına soğuk gelmesin diye sıvanan sarı macundan oyuncaklar yapar oynardık. 

Ağabeyimin hamurla oynamasına Güzel Ebe kızar “oğlan pipin düşecek, bak bak düştü işte…” diye kızdırır,  zavallı ağabeyim de telaşlanarak hemen pantololunu aşağıya indirip, yerinde duran pipisini ispata çalışırdı.

 Güzel Ebe gerçekten eğlenceli bir kadındı. 

Pamuk gibi bembeyaz saçları Güneş de yakamoz gibi ışıl ışıl parlardı. Saçından ak yüzü, ayı kıskandıracak kadar parlak ve sakindi.

Derin çizgileri vardı yanaklarından aşağıya doğru inen. Gözlerinden ne zaman yaş aksa yaşlar, suyun yolunu bulması gibi çizgilere yerleşir sakin sakin süzülürdü.

Islakken gözleri ne kadar güzelleşirdi öyle, dere suyuna karışan yosun gibi…ben bir kadını güzel yapan tek şeyin gülümsemesi ya da gülmesi olduğunu ilk onda görmüştüm.

Gülmenin sevmek, aşk, eğlence bir yerde alay bir yerde inat şimdilerde de devrim olduğunu öğrendim. 

Kadın ve gülmek …

Dünyayı değiştiren bir güç…

Güzel Ebe sanrılarıyla kendi devrimini yapmış ve inadına gülüyordu.

Onun için belki de çocukluk anılarımda bu kadar kalıcı oldu. 

Dünya ve hayat acıydı ama Güzel Ebe’ nin adı gibi hissettikleri de güzeldi. 

Olmayanı oldurmak, yok olanı var kılmak Böyle bir kadına yakışmaz da kime yakışırdı ki!..

Önceki Yazılar :

  Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış

  Yorum Ekle

Ad Soyad :
E-Posta :
Mesaj :
Güvenlik Kodu :